6. gün: abyaneh, kaşan, kum tahran’a gitmek için yeniden yollara düştük ama yolları da boş geçirmedik. ilk durağımız bir müze köy olarak bilinen, unesco kültür mirası listesindeki abyaneh oldu. 2500 yıllık bu dağ köyünde halk hala geleneksel kıyafetleriyle geziyor, bin yıllık yöntemlerle basit ama çok lezzetli ürünler üretiyor: nar, dut, erik reçelleri ve pestiller, güneşte kuruttukları meyveler ve yemişler sokaklarda satılıyor. çoğunluğu orijinal haliyle korunan binalar ve sokaklar sarı-kahve tonlarıyla yine çok güzel. köyün girişindeki fırından aldığımız kocaman bir ekmeğin sıcaklığı ve lezzeti abyaneh’ten aklımda kalan…“iran: başka türlü bir yer – IV” yazısını okumaya devam et

4. gün: isfahan yolunda yezd’den isfahan’a gitmek neredeyse bütün gündüzümüzü aldı. yolda ara sıra durduk: birçok kervansaray, sarnıç, seramikçiler (iran’ın bu tarafları seramik işleriyle de ünlüymüş), kilimciler derken isfahan’a vardık. çölleri aşıp gelmişiz, herhalde en son beklentimiz karşımızda cenevre gibi bir şehir bulmaktı. ama isfahan tam da böyle bir yer desem inanır mısınız?! bir kere sokaklar inanılmaz yeşil. sadece büyük caddeler değil ara sokaklar bile sağlı sollu dizilmiş ağaçlarla koyu gölgede dinleniyor gibi. binalar filan elbette güzelliğinden ölmüyor (eğer tarihi bina değilse) ama tüm bu…“iran: başka türlü bir yer – III” yazısını okumaya devam et

2. gün: persepolis otobüsle persepolis’e giderken o kadar çok ev ve yol inşaatı gördük ki bu duruma dikkat çektiğimiz rehberimizden hoş bir fıkra dinledik: abd, rusya ve iran cumhurbaşkanları bir arada içerken şeytan yanlarında bitivermiş, ‘ne isterseniz sorun bana’ demiş. abd başkanı ‘şu bizim ülke ne zaman dünyaya hakim olacak?’ diye sormuş. şeytan ’50 yıl sonra’ deyince zaten yaşını başını almış olan başkan ‘ben göremeyeceğim!’ diye ağlamaya başlamış. sıra rusya başkanına gelmiş. onun sorusu da aynıymış: ‘peki ya bizim ülke ne zaman dize getirir dünyayı?’…“iran: başka türlü bir yer – II” yazısını okumaya devam et

son 2-3 ay buralara pek uğrayamadan geçti ve bu durumun 3 temel sebebi var: 1- laptop’umun touch pad’inin bozulması ve bana hayatı dar etmesi 2- mütemadiyen seyahatte olmam 3- ben yine bir seyahatteyken sedat’ın son derece iyi niyetlerle laptop’umu tamir etsinler diye ajans’ın IT’cilerine vermesi ve bu insanların da format atarak kırık programlarımı çalışmaz hale getirdikten sonra, touch pad’de minör bir iyileşme ile laptop’u geri vermekte bir sorun görmemesi. bravo. ne photoshop açılıyor ne keynotes. hatta preview bile açılmıyor. özel IT’ci bedduamı yolluyorum bu coder kalplere: hiçbir işinizde bug’ınız…“2016 gezi-gözlem raporu” yazısını okumaya devam et

iran’ın turistik bir rota olarak aklıma düşebilmesi için celta sürecinde iranlı bir kızla tanışmam gerekti. yoksa bildiğiniz gibi ceddimizin rotası daima batıya, en batıya olagelmiştir. iranlı arkadaşımın candan davetine icabet etme fikri kafamda 4 yıldır döner ve bir türlü gerçekleşemezken teyzemin arkadaşları ve arkadaşlarının ada’dan arkadaşları bir iran turu organize ettiler. eniştem son anda gidemeyince de yerine ben zıplayıverdim. olacağı varsa oluyor bu işler. gitmeden önce birçok iransever’den iran’ın tarihini, sanatını, edebiyatını, insanını dinledim. eski ev arkadaşım hakim, bizim geziden 2 ay kadar önce, 10 yıl sonra 2. kez iran’a…“iran: başka türlü bir yer – I” yazısını okumaya devam et

bu işe nasıl bulaştığımı hatırlamaya çalışarak başlamalıyım. tam bir sene önce füs, bir arkadaşıyla beraber göteborg’da bir yarı-maratona katıldığından, ortamın inanılmaz renkli ve eğlenceli olduğundan, bir de tabi o kadar km koşmaktan bacaklarının iptal olduğundan bahsetmişti. birkaç ay sonraya zıplayalım: isveççe dersi grubumuzla ”bu kadar ders yapıyoruz, bari hep beraber bi de isveç yapalım, ne kadar öğrenmişiz test edelim” sohbeti kapsamında aklıma bu maraton meselesi geldi. her seyahate ille de bir aktivite sokuşturmak tam benim tarzım, gitmişken bunu da koşalım dedim. hocamız elisabeth’in erkek kardeşi…“göteborg mu? koştum geldim!” yazısını okumaya devam et

çölü geride bıraktıktan sonra o gece konaklayacağımız big bear lake’e doğru yola koyulduk. geç bir saatte kulübemize vardık ve sanırım yemek bile yiyemeden sızdık. ne kadar sempatik bir yerde kaldığımızı ancak ertesi sabah ortamları gündüz gözüyle görünce fark ettik. big bear gölü de epey büyük bir göldü. ama etraftaki insan kalabalığının ya aktiviteye aç 5 çocuklu ailelerden ya da kemiciklerini ısıtmaya gelmiş emeklilerden oluştuğunu anlayınca pek fazla bulaşmadan yolumuza devam ettik. kulübemiz – sekoya yolunda arizona dream ortamları kaderin bize hazırladığı karşılaşmadan bihaber, neşe içinde…“macera dolu amerika vol IV: bIg bear lake – sequoIa natIonal forest – yosemIte natIonal forest – bodIe” yazısını okumaya devam et

san louis obispo’dan güzel anılar ve güzel kafalarla ayrılıp kara şimşeği pismo beach‘e sürdük. hedef -en azından sedat için- kaseyi okyanusa daldırmaktı. hiç eksik olmayan deli rüzgarlar sebebiyle konuya daha baştan mesafeliydim ben. zaten fikrim belli: ocean is overrated. neyse, boardwalk empire izleyenlerinizin şıp diye hatırlayacağı iskele modeli her kıyıda olduğu gibi burada da bizi karşıladı. sedat umudunu yitirmedi, pismo beach’ten gaza basıp neredeyse 50 km boyunca beach baktı kendine. nihayet refugio state beach‘i gözüne kestirdi. bu minnak beach’imiz gerçekten de pek sakin ve yüzmeye…“macera dolu amerika vol III: santa barbara – los angeles – joshua tree” yazısını okumaya devam et

san francisco’yu tabanvay gezdikten sonra road trip faslı için sedat’ın bir heves aylar önceden kiraladığı camaro’yu teslim almaya gittik son gün. adam meğer kara şimşek’i kiralamış! benim naçizane önyargılarıma göre, bu arabaya istanbul’da binen kitle ya 18’ini yeni doldurmuş ultra ciks gencolar ya da andropozun dibine vurmuş amcalardan oluşuyor. ama california ortamında ne hava atılacak kadar havalı ne de belli bir kesimin tekeline girecek kadar pahalı olduğundan, bizde genellikle görgüsüzlük simgesi olan cabrio’lar orda oldukça sıradan ve sık rastlanan modeller. kelebek gibi uçup arı gibi…“macera dolu amerika – vol II: carmel – monterey – bIg sur – san luIs obIspo” yazısını okumaya devam et

rafet el roman haklıymış. amerika gerçekten de macera dolu bir ülke. başınıza çok büyük maceralar gelmesine de gerek yok üstelik. gezdiğiniz en sıradan yerlerde bile potansiyel bir macera hissi size eşlik ediyor sürekli. herhalde yıllarca filmlerde, dizilerde gördüğümüz yerlere ayak basmış olmaktan mütevellit bir dolduruş, bir heyecan basıyor bünyeyi. en baştan başlamak gerekirse aslında yıllarca amerika’ya kayıtsız yaşadım ben. bu ülkeyi çok seven insanlarla birlikte olduğum zamanlarda bile bana özellikle çekici görünmemişti. fransız okulu çıkışlıysanız muhtemelen siz de benim gibi daha avrupa odaklı bir dünya…“macera dolu amerika – vol I: san francIsco” yazısını okumaya devam et

aslında her şey elime nerden geçtiğini bile hatırlamadığım yeşil tatil kitapçığıyla başladı. nat geo’nun hediyesi olan bu kitapçıkta, türkiye’nin her yerinden toplam 50 tane yeşil/sürdürülebilir tatil rotası var. biz müge’yle önce karadeniz’i, sonra çamlıhemşin’i, orada da koçira pansiyon’u seçtik. epeydir gidecektik, araya kutsal düğün-dernek görevlerimiz girince eylül ayına kaldık. pazartesi günü telefon ettik ve yer var mı diye sorduk, evet cevabıyla birlikte biletlerimizi aldık, çarşamba sabahı yoldaydık. istanbul’dan trabzon’a uçtuk. ordan havaş’la rize – pazar’a gittik. yaklaşık 2 saatlik bir yol. pazar’dan da çamlıhemşin minibüsüne…“gito yaylası – koçira” yazısını okumaya devam et

dün bütün gün istanbul-bilecik arası karlı yollarda, tapu dairelerinde, bol sohbetle geçti. sedat’la 2,5 yıl boyunca banka kasasında tam pansiyon konaklayan ve böğrüme her sene 400 tl kasa kirası şeklinde saplanan altınları daha ucuza değerlendirmek için, yine bilecik’in çamlı tepelerinden bir arsa aldıydık ağustos’ta. işte ona iyi bir fiyata talip çıkmış. haneminizin hanımağası olarak tapu ziyareti bana düştü. onu sattım, müstakbel bursa-ankara yolu üzerinde başka bir yer aldım – ileri görüşlüyümdür. ruhi bey sağolsun, yol üstündeki berceste tesislerinde, kuş sütü eksik olmayan bir kahvaltı masası…“low carb – 11. gün” yazısını okumaya devam et

dün gece iş yetiştiricem diye 3’te yatıp sabah uçağa yetişme telaşıyla 7’de kalkış. atatürk havalimanı’nda umutsuzca yumurta arayış ve buluş! 2 yumurtadan menemeni hüpletip uçağa tok biniş. misafir edildiğim okul kantininde az köfte, az salata ve az ayranla öğleni atlatış. arada bir türk kahvesi. etkinlikten sonra tarsus sokaklarını karış karış geziş. bu arada yerel tavsiyeyle yeniada‘da tarsus kebabı’na dalış. accık ucundan incecik lavaşa da hayır diyemeyiş. yanında bolca su, sonrasında bir bardak taze sıkma çilek suyu (silifke’den 4 mevsim çilek geliyor dediler, içtim). gece gelen…“low carb – 9. gün” yazısını okumaya devam et

hindiba pansiyon

doğanın sonbahar haline aşık olmak için gidilmesi gereken tek bir il varsa o da bolu olmalı bence. bir tür göz ziyafeti olarak sonbaharda bolu yedigöller ziyareti zorunlu hizmet haline gelmeli hatta! kökler renkler gölgeler gökyüzü mmm

bayram tatilinde arabamız ve köpeğimizle gidebileceğimiz hem yakın hem de uzak bir yer olarak selanik’i gözümüze kestirdik ve olaylar hızla gelişti. araba için sınırdan geçmek üzere gerekli olan belgeler şıp diye alındı, çantalar hop diye yapıldı ve kendimizi ipsala’da bulduk. 15 dakka içinde sınırı geçtik, 3-4 saat sonra airbnb’den bulduğumuz ilk eve (eco house) ulaştık. selanik’e 1 saat mesafede, yemyeşil bir doğa köşesi olan taxiarchis’teydi. elbette eco house lafından kıllanmalı ve how eco is your house? sorusunu sormalıydık. tamam, ev hakkaten de sırtını doğaya yaslamış, su, elektrik filan…“selanik: avrupa birliği’ndeki izmir” yazısını okumaya devam et