çocuk edebiyatı grubumuzun aylık buluşmasında, güler ocakbaşı’nda masaya yatırdık bu konuyu. alkol aldık diye saçmaladık zannetmeyiniz. ama son kararımız şudur ki, dilden dile dolaşan, yıldan yıla çığ gibi büyüyen ve adeta neon ampullerle yanıp sönen şu “çocukların hayalgücü” kavramı overrated bir şey. çocukların hayalgücü dediğimiz şey, çocukların belli bir yaşa kadar, kelimeleri sadece gerçek/somut anlamıyla anlıyor olmalarından kaynaklanan bir yanılsama, yani tam da gerçek bir hayalgücünün en büyük eksikliği! bir örnekle açalım: bir arkadaşın kardeşine küçükken annesi “hava soğuk, ayağına terlik giy” demiş de piçiriğin…“ben bilmem, çocuğum bilir” yazısını okumaya devam et

sosyal bilimler veya edebiyat alanında akademisyenlik hevesiniz varsa, ideal profili tutturmak için kelimelerinizle aşk yaşıyor olmanız şart. (bkz. anal-retantif) açalım: size göre ağzınızdan çıkan her bir laf altın değerinde olmalı. fikirsel birikiminizin imbiğindan damla damla süzülen bu eşsiz potansiyeli öyle kolay heba edememelisiniz. konuyla ilgili olarak sign-signifier-signified demiş mesela saussure bey. bir taş atmış. sizin de çıkaramamanız, hatta hayatı bu şeytan üçgeniyle algılayıp açıklamanız lazım. türklere özgü olduğunu sanmıyorum, dünyada genel trend bu. akademisyensen anlaşılmaz olacaksın. mesela “ali eve gitti” gibi bir cümleyi “cemile’nin kaynının…“akademik kaygı” yazısını okumaya devam et

istanbul’da yaşıyorsanız, çocuğunuz varsa ve biraz da okumuş etmiş bir insansanız çocuğunuzun eğitimiyle alakalı her tercihiniz için tek bir kural geçerli: iki ucu ballı değnek. evladımın okulunda sanat olsun, spor olsun, 3 dil zorunlu, 4. dil seçmeli olsun, pedagoglar her sabah çocuklarla el ele dans etsin, organik olmayan besin maddeleri yuvanın kapısından bile geçmesin derseniz, el kadar bebe için çuvalla para dökmek şart. çuvalla derken, I mean it! yılda 30-40 bin liradan bahsediyoruz. çocuklu bir arkadaşım “yahu o parayı veren biraz daha kasar isviçre’ye yollar” dedi. hiç olmazsa…“çocuğun eğitimle imtihanı” yazısını okumaya devam et

geçenlerde üsküdar motorunda yanıma küçük bir kızla annesi oturdu. kız 3-4 yaşlarında. “solucan şekerlerimi istiyorum” diye tutturdu. annesi “evde” diyor, kız diretiyor. ben de kızın inadını savuşturmak için “ay solucan şeker mi? nasıl yersin, ıyy solucan!” filan dedim. boş boş suratıma baktı, “evet solucan, ne var?” dedi. annesi araya girip “solucanın ne olduğunu bilmez ki” deyince düştü jetonum. solucanın ne olduğunu bilmeyen, bir solucanı parçalara ayırarak ilk merak ve kötülük deneylerini yapmadan büyüyen çocuklar var dostlar. peki ama o zaman solucan şekerin ne anlamı var?!