ara sıra sitesine göz attığım scott dinsmore’un son yazısında şöyle bir alıntı var: “you’re the average of the 5 people you spend the most time with.”  – jim rohn bu söz üzerine az biraz kafa yorunca 1- çok az insanla sürekli olarak vakit geçirdiğimi fark ettim. 2- en çok vakit geçirdiğim insan grubunun öğrenciler olduğunu (dehşetle) fark ettim 3- run forest run!

gitgide soğuyorum bu işten. ‘öğretmek’ zaten başlı başına tez konusu da, öğrenmek sanki farklı mı? zorunlu öğretim, zorunlu olduğu müddetçe sevimsiz bir şey. öyle kamusal anlamda bir tepkiselliğim ya da devrim ruhum yok ama yıllarca fizik, kimya ve matematik derslerine kendi çapımda tepkiliydim. meali: öğrenmeyi, dinlemeyi ve çalışmayı reddettim. sadece sınavı geçecek kadarına açtım kendimi. bazen o kadarını bile beceremedim. lisede 12 dersten 9’unun 5, 3’ünün 1 geldiği şaka gibi karneler getirdim. ne gocundum, ne üzüldüm, ne de salak olduğumu düşündüm. bu dersler beni ilgilendirmiyordu…“öğrenmek, öğretmek ve can sıkıntısı üzerine” yazısını okumaya devam et

“düşündüğünü hemen yapyoksa karar vermek zorunda kalırsın”– özer bal 2009 yılından beri yaratıcı drama eğitmenliği sertifikası alıcam diye kastırıyorum. gerçi kastırma fiili konuya 4. aşamada dahil oldu. o vakte kadar şakalar, komiklikler, farkındalıklar boyutundaydı her şey. 4 ve 5’te dersleri acayip bir ciddiyet bastı. ciddiyet alerjim tetiklenince de kısmen soğudum bu işten. madem başladım bitiricem gibi bir derdim yoktu aslında, zaten sızmışım milli eğitime. ama işte olaylar gelişti ve 2 hafta önce kendimi drama eğitiminin bir sonraki aşaması olan gönüllülük hizmetimi yaparken buluverdim. 5. aşamadan pek sevdiğim…“sahnede” yazısını okumaya devam et

bana hep salya sümük bir kelime gibi gelmiştir: duyarlılık. bir tür samimiyetsizlik, zorlamacılık, doğruyu göstermecilik var bu kavramda. manipülasyona çok açık. nereye istersen oraya serpiştir ve en örnek, en haklı birey sen ol. kadın haklarına duyarlılık, şiddete duyarlılık, ezilmişliğe duyarlılık, savaşa duyarlılık… duyarlılık bekleyenlerin sonu yok. ama duyarlılık bekleyenlerin kendi halinde ve kendi doğrularına sadık bir şekilde yaşayanlara da tahammülü yok. ille de onların başöğretmenliğinde, onların işaret ettiği ‘kanayan yaralara’ dövünerek geçmeli hayat. ‘insanca yaşamak’ bunu gerektiriyor çünkü. yolunda gitmeyen her şeyden kendine bir sorumluluk…“duyarlılık” yazısını okumaya devam et

ne sertifikaymış arkadaş, gören de ingilizleri dünyanın en ilimli bilimli vatandaşları sanır. ayol bunlar değil mi 14 yaşında hamile kalıp bir daha defter-kitap yüzü görmeyenler! amma velakin celta standartları yanında türkan şoray kanunları, kopenag kriterleri halt etmiş. 4 hafta boyunca mıncık mıncık her cümlemizi incelediler, her hareketimizi ölçüp biçtiler, her ders planımıza satır satır not verdiler, yorum yaptılar. kendimi böyle bir strese soktuğum için sonlara doğru epey darlandım. ama bu saatten sonra tekrar öss’ye girip 4 sene ingilizce öğretmenliği okuyacak halim yoktu. tam da bu…“celta alacaklara tavsiyeler” yazısını okumaya devam et

“It is an important and popular fact that things are not always what they seem. For instance, on the planet Earth, man had always assumed that he was more intelligent than dolphins because he had achieved so much — the wheel, New York, wars and so on — whilst all the dolphins had ever done was muck about in the water having a good time. But conversely, the dolphins had always believed that they were far more intelligent than man — for precisely the same…“insanlar ve yunuslar” yazısını okumaya devam et

bu iş başka türlü olmaz zaten. 2 ay çalış 1 hafta yatış. böyle böyle 6 ay çalış 3 ay yatış. eğitimde tatil şart. bunu şu anda 10 günlük ara tatilinin keyfini sürmekte olan bir örtmen olarak söylüyorum, samimiyetime inanınız! okuyacağım kitapları raftan indirdim, göreceğim dostları sıraya dizdim, yapacağım şeyleri seçtim. tam bir tatil manyaklığı içindeyim. aloha!

bunlar da başka bir vaka: hırslı çocuklar. 4’ler oynayalım, çizelim, boyayalım tadında takıladursun, onlardan sadece 1 yaş büyük olan 5’ler, geçtiğimiz hafta açıkladığım sınav sonuçlarından sonra bol bol gözyaşı döktü sayın seyirciler. “sınav kağıdımı verin, puanları bir de ben toplayıp kontrol edeyim” (yani: büyüyünce paranoyak olucam), “bu sınavı bana bir daha yapın, notumu yükselteyim” (yani: ayrıcalıklı olduğuma inanmak doğal varoluş şeklimdir), “bir daha ingilizce’ye hiç çalışmıycam, derse hiç katılmıycam, ödevlerimi yapmıycam!” (yani: öyle bir duygusal ceza çakarım ki köpeğim olursun) gibi gibi birçok isyankar çocuk zırvalamalarını bertaraf…“70 aldım, ağlıyorum” yazısını okumaya devam et

ya da öğrenemiyorum. ya da öğretemiyorum. kimbilir. bazı bazı kendimden şüpheye düşüyorum dostlar. 6 aydır renkleri tekrar eden 4. sınıftan şöyle bir sınav kağıdı alabiliyorum mesela: gördüğünüz gibi soruda renkleri nerdeyse kendim yazmışım. harfler karışık sadece. ama sevgili öğrencimiz burada bile hata vermiş. öğrencilik zor. yine sınavdan önce 2 hafta boyunca, sabah kalkınca yaptığımız şeyleri anlatan bir şarkıyı çalıştık. en az 50 kere söyledik şarkıyı. olay da nedir, I wake up, I wash my face, I brush my teeth, I eat breatfast falan filan. bu…“renkleri öğreniyorum” yazısını okumaya devam et

resmen iş yağıyor dostlar. freelance iş. gündüzleri veletlerle itişip kakışarak ilim irfan saçıyor, akşamları da binbir kurumsal yaraya merhem oluyorum. çok amaçlı mutfak robotu gibi hissediyorum kendimi son birkaç aydır. böl, doğra, kır, parçala, suyunu sık misali, öğret, anlat, araştır, düzelt, yaz tadında bir hayatım var. her koldan hizmet veriyorum. full-time çalışırken bu kadar çalışmıyordum valla. hayatımın temposu inanılmaz hızlandı. tabi freelance dünyasının en güzel tarafı kafana uyan işleri almak. işte, parada ve zamanlamada anlaşırsan ne ala. kendi kendini programlayabilmek de önemli. kimi insan iş rutinini…“gökten yağmur değil…” yazısını okumaya devam et

insanın sevdiği işi yapmasının şöyle hoş bir tarafı varmış: iş, iş gibi gelmiyor ve sürekli nasıl daha iyi yapabilirim diye düz duvara tırmanıyorsunuz. ben de okul açıldığından beri aşırı yoğun bir temponun içine savruldum. kitaplar, web siteleri, eğitimler, seminerler, konferanslar derken göbekleme dalmış vaziyetteyim işe. ortadoğu ve balkanların en cool örtmeni olmaya iman ettim. tam bir I have a dream sendromu – bunu bi not edelim. ama yol çok daha kısa olabilecekken zorla uzatılmış gibi. zira ders ve quiz hazırlamak, sınıf içi oyun-eğlence düşünmek gibi rutin eğitsel…“tedrisat kazan, ben kepçe” yazısını okumaya devam et

bu blog’da ricky martin’den bahsedeceğim hiç aklıma gelmezdi. ben lisedeyken piyasada mıydı tam hatırlamıyorum ama bir şekilde geçmişi ta o yıllara dayanıyor olsa gerek- yani 90’lara. peki size ricky’nin şu anki 8. sınıfımın en sevdiği şarkıcı olduğunu söylesem! hem de o banallikten yıkılan uuun-dooos-treees-umpassikopallantemaria şarkısıyla. şok şok şok. bi bu, bi de lmfao diye bir genco grubunun “I’m sexy and I know it” şarkısı ortaokul düzeyinde müthiş popüler. bu son şarkı da, askısından yere düşen trikoların gün boyunca ayak altında süründüğü, fason ürünle dolup taşan çılgın mağazalarda,…“hoşgeldin rIcky martIn!” yazısını okumaya devam et

çocuk edebiyatı grubumuzun aylık buluşmasında, güler ocakbaşı’nda masaya yatırdık bu konuyu. alkol aldık diye saçmaladık zannetmeyiniz. ama son kararımız şudur ki, dilden dile dolaşan, yıldan yıla çığ gibi büyüyen ve adeta neon ampullerle yanıp sönen şu “çocukların hayalgücü” kavramı overrated bir şey. çocukların hayalgücü dediğimiz şey, çocukların belli bir yaşa kadar, kelimeleri sadece gerçek/somut anlamıyla anlıyor olmalarından kaynaklanan bir yanılsama, yani tam da gerçek bir hayalgücünün en büyük eksikliği! bir örnekle açalım: bir arkadaşın kardeşine küçükken annesi “hava soğuk, ayağına terlik giy” demiş de piçiriğin…“ben bilmem, çocuğum bilir” yazısını okumaya devam et

sosyal bilimler veya edebiyat alanında akademisyenlik hevesiniz varsa, ideal profili tutturmak için kelimelerinizle aşk yaşıyor olmanız şart. (bkz. anal-retantif) açalım: size göre ağzınızdan çıkan her bir laf altın değerinde olmalı. fikirsel birikiminizin imbiğindan damla damla süzülen bu eşsiz potansiyeli öyle kolay heba edememelisiniz. konuyla ilgili olarak sign-signifier-signified demiş mesela saussure bey. bir taş atmış. sizin de çıkaramamanız, hatta hayatı bu şeytan üçgeniyle algılayıp açıklamanız lazım. türklere özgü olduğunu sanmıyorum, dünyada genel trend bu. akademisyensen anlaşılmaz olacaksın. mesela “ali eve gitti” gibi bir cümleyi “cemile’nin kaynının…“akademik kaygı” yazısını okumaya devam et