bir kişisel gelişim testi: ana-babayla tatil

Kategoriler ontolojik

”if you think you’re enlightened, go spend a week with your parents” demiş ram dass. aydınlanmak gibi bir hedefim olmamakla birlikte, ana-baba yanında geçirdiğim her tatilde aklıma gelen bir söz. yazlıktan yine bu ayarda konu başlıklarıyla döndüm. konuyu açtığım insanlardan da hep benzer hikayeler dinledim. aslında ben daha gidip-dönmeden dicle ile şöyle bir konuşma geçmişti aramızda:

ben: 8-16 temmuz arası yazlıktayım, sen istediğin vakit kop gel.

dicle: oha, 8 gün nasıl dayanıcan annenlere?! çok uzunmuş.

ben: … (cevap veremedi)

elbette annemler canavar kişilikler veya tahammül edilmez insanlar olduğundan değil. dicot bizzat geldi, 4 gün takıldı ve herkesi pek sevdi. ama mesele tam da bu değil mi? hepimiz başkalarının anne-babalarına karşı daha toleranslıyız. yanımızda en saçma lafları bile etseler, belli bir olgunluk düzeyine eriştiysek, itiraz etmek, kavgaya tutuşmak veya sidik yarıştırmak aklımızdan geçmez. en tuhaf huylarını bile ”allallaa, ilginçmiş” deyip unuturuz. peki neden söz konusu kendi ailemiz olunca en ufak bir yorum, en minik bir haraket cinnet sebebi oluyor?

bu soruyu, çok olaysız geçirdiğimi düşündüğüm bir tatilden sonra bile sorabiliyorsam, belki de bu mevzu asla kapanmıyor demektir. benim teorim: başkalarında rahatlıkla görmezden geldiğimiz nice davranış kendi ailemizden geldiğinde cinleniyorsak orada muhtemelen yılların birikimi büyük rol oynuyor. bazen en ufak şeylere bile, aynı davranış kalıplarının aile tarihinde zilyon kere tekrarlanmış olmasının tahammülsüzlüğüyle tepki gösteriyoruz.

her aile bireyinin zihnimizde öne çıkan bazı özellikleri ve tavırları vardır. kardeşimle ara sıra bizimkilere dışardan bakan gıybetlerimiz oluyor mesela. ben bu kez tespitlerimi bizzat aile bireylerine de açtım. şunlar bizde fiks:

1- tezcanlılık: sana bir görev verince (mesela balkonu yıkamak) sen daha sağ baştan başlamışken sol köşeyi de unutma, işin bitince musluğu kapa ve benzeri basic konularda hatırlatmalara girişmek. sağlamcılıkta doruk noktası.

2- talimatseverlik: bkz. mühendis + akademisyen baba alarmı. ileri balkon yıkama teknikleri ve suyu doğru açıda akıtmak temalı ppt sunuma varan direktifler, bilimsel makalelerden alıntılar, istiklal marşı ama kapanamayış.

3- söze atlama: tezcanlılıkla yakından alakalı. anlatılan bir hikayeye ortasından dalmak suretiyle espriyi, konuyu, anafikri piç etmece. bir yandan lafı sonsuz uzatabilme kapasitesi, diğer yandan anlatılan konudan ışık hızıyla kopup ortama yeni -ve alakasız- gündem maddesi düşürme becerisi.

4- sonuna kadar ret: eskiden sağa sola asmalık eğlenceli alıntı kartları olurdu. bir tanesi latince olmasına rağmen hala aklımda: de omnibus dubitandum (meali: her şeyden şüphelen). teyzemin hayat felsefesini bir cümleyle anlatmak gerekse işte bu. kadın fizik okumuş, tam bir bilim kişisi. anlattığım hiçbir şeye ilk seferde inandığını bilmem. ikinci seferde bile ancak itirazını hafifletmiştir, o kadar. yazlıkta bu kez kendisine bu özelliğinden bahseder ve ailecek koparken, kardeşim ”teyze sana bir dövme düşündüm: koluna bööyle yukardan aşağıya büyük harflerle rejection!” dediğinde bile teyzemin tepkisi ”ay niye ki? yooo!” demek oldu. daha sana ne diyelim teyzuşum?! (bu madde sadece teyzem için geçerli. annem ve babam, kardeşimle bana ve düşüncelerimize güvenir.)

elbette konumuz sadece aileyi eleştirmek değil. benim de kendimle ilgili yeni şeyler fark ettiğim bir 8 gün oldu. kendilik algımız ve başkaları tarafından nasıl algılandığımız arasındaki fark dudak uçuklatmıyor mu bazen? mesela bir sabah kahvaltısında ben bir şeyler anlatırken kardeşim ”ege’nin 250 cümleye ulaşmasını bekliyoruz. belli bir süre konuştuktan sonra kitabını alıp sakinleşiyor” dedi. çok şaşırarak ”yahu ben her sabah yalnız uyanıyorum ve neredeyse her sabahı tek başıma geçiriyorum. konuşmuyorum bile” dedim. çünkü istanbul’daki hayatımda gerçekten böyle bu. sabahları son derece iyimser kalkmakla birlikte insanlarla civeleklik yapmak hiç de meraklısı olduğum bir şey değildir. ama zaten sınırlı bir süre için aile yanındayım diye çenem düştü herhalde. belki de hiç fark edemeden kafa siktim? yazıklar olsun…

bir diğer konu da kendimce çok okuyup araştırdığım konularla ilgili görüş beyan etme, bildiğimi ille de paylaşma ve tavsiyelerde bulunma hevesi. normalde biri benden özellikle talep etmediği sürece vermesi aklımdan dahi geçmeyen nice akılları her sohbete saçtım. lanet olsun dostum, ben böyle bir insan mıyım yaa?! kendimden tiksindim resmen.

demek ki neymiş:

  • gereksiz gevezelik
  • gereksiz akıl verme

tatilden aldığım dersler bunlar oldu. üzerlerinde çalışıla.

bir de şu var tabi: aile gündeme son derece meraklı ve politik. memleket nereye gidiyor kafasında. endişeleri, öfkeleri var. bense hayat bayram tadında yaşıyorum, dert varsa çözeriz gevşekliğindeyim, gözle görülür bir endişem, kitlesel bir öfkem yok. hal böyleyken çok geniş bir sohbet spektrumundan zaten muafım. e ben ne konuşayım ailemle? yaptıklarım ettiklerim, yapacaklarım edeceklerim, ne mutlu ki edebiyat, sanat ve seyahat, elbette yakın çevre, akraba ve komşu analizleri, ve nokta. hakkaten nokta. belki de ‘madem ailemleyim, coşmalıyım’ kafasından çıkıp daha sessiz bir ilişki modeli geliştirmem gerekiyordur?

eckhart tolle, şimdinin gücü adlı kitabında, girişte verdiğim cümleye cevaben şöyle diyor: “the relationship with your parents is not only the primordial relationship that sets the tone for all subsequent relationships, it is also a good test for your degree of presence. the more shared past there is in a relationship, the more present you need to be; otherwise, you will be forced to relive the past again and again.”

haklısın tolle reyiz, çok haklısın. kendimizden kaçmayalım ve oturup düşünelim. ailemizde gıcık olduğumuz ne varsa cımbızla seçip aynısını olmadığımızı sürekli kontrol edelim. ama test amaçlı yılda 8 gün yeterlidir bence. ne demişler, çok muhabbet tez ayrılık.

bir kişisel gelişim testi: ana-babayla tatil” için 12 yorum

  1. Egeciğim bizimkilerin biraz önce bizim yazlığa doğru yola çıktıklarını söylesem ☺ evde annem babam kardeşim ben eşim ve küçük enişte (bu benim özellikle ona yapıştırdığım bir sıfat) ve biri 4 öbürü 2 yaşında çocukla olası 1 hafta beni bekliyor. Hem gelmelerine çok seviniyorum, hem de acaba neye gerileceğiz diyorlarmış buluyorum kendimi. Dur bakalım ben senin kadar dışarıdan bakabilecek miyim acaba?
    Sıklıkla patlama ve/veya sürtüşmelerin birikimden kaynaklandığına inansam da huylu huyundan vazgeçmiyor ve bu beni sinir küpü yapıyor.

    1. didem’cim bolca sabır dileyerek başlıyorum =) bakma ben de bir yere kadar dışarda kalabiliyorum, sonra hoop içerdeyim. aslında işin sırrı senin son paragrafta zaten var: huylu huyundan vazgeçmiyor ama biz hep vazgeçsinler diye bekliyoruz. herkes birbirinden aynısını bekleyince de çanak çömlek patlıyor.

      herhangi bir tepki vermeden önce, dikkatini, o sinirin senin içinde nasıl ve ne zaman yükseldiğine yöneltmek insanı yavaşlatıyor biraz. belki bir taktik olarak bunu deneyebilirsin. bir diğer taktik de bu kadın annen, bu adam baban olmasaydı da komşu filan olsaydı nasıl tepki vereceğine odaklanmak – en eğlencelisi bu! her türlü zor tabi de neyse ki zaman geçen bir şey =p

  2. Ben de Pazartesi ailemin yanına gidiyorum, daha gitmeden aynı duygular içerisindeyim. Ruh ikizi olabilir miyiz 🙂
    10 gün bile gözümde büyüyor, birkaç yıl önce yine birkaç ay dayanabiliyordum. Ama ailem beni genel olarak sinirli biri zannediyor, halbuki sadece aileme böyleyim. Öğrencilerimden, hayatınızda hiç birine sinirlendiniz mi, diye soranlar çok oldu örneğin. Ama o talimatlar, hala çocuk sanmalar, söz kesmeler falan başlayınca senede on gün ortaya çıkan bir canavara dönüşüyorum. Neyse bu sefer annem beni belediyenin yogasına götürecekmiş (bedava), belediye ayrıca bedava bisiklet de kiralıyormuş evlerde durmayıp cinnetlerin sıklığını azaltacağım gibi.

    1. pelin bence bu konuda çoğumuz ruh ikiziyiz! sanırım hepimizin bir aile yanı kişiliği bir de normal gündelik hayat kişiliği var. senin örnek de buna işaret ediyor işte, ailen seni sinirli bilirken diğer herkes çok sakin ve huzurlu olduğunu düşünebiliyor. ama belki bu sefer durumlar farklı gelişir. yoga ve bisiklet sendeki sinir ve stresi alınca daha az gerginlik çıkar. ne diyelim, fingers crossed =)

  3. bu yazıyla birlikte bir kez daha anladım ki, hemen hepimiz tamda dediğin gibi kendi ailemize tahammülsüz başkasınınkine toleranslıyız. dolayısıyla önce sana, sonra da tolle ye kesinlikle katılıyorum.
    ayrıca, her yazında bende ki his: yahu ne güzel yazıyorsun ! e kız edebiyattan anlıyor, insandan anlıyor, kelimelerle oynuyor, ilim bilim mevcut, eğlenceli de, zihinde açık maşallah, tersi pistir belki ama keyif insanı neticede.. ay daha nolsun. o yazmıcakta ben mi yazıcam canım 🙂
    hep yaz çok yaz ..(kesin temenni de tekrara düştüm ama mükerrerliğe gönüllüyüm). neşemiz bol ve daim olsun. sevgiler ;))

    1. çok teşekkürler mehtap, biraz da mevsimsel sorunlara el atayım dedim =p
      isteyen herkes yazmalı bence. iyi veya kötü. yazmak yazarak gelişen bir şey.

  4. Kötü bir huyum var Ege.
    Annemi çok eleştiriyorum ve aşırı dibine kadar pişman oluyorum akabinde.
    Mesela geçen gün Doğu’nun bebek arabası için ‘el arabasını getirsene’ dedi, aşırı komik buldum ve gaddarca eleştirdim:
    ‘Nasıl kaba bi Türkçe bu ya? Doğu bile senden iyi konuşuyor’

    İtici bir kız çocuğuyum bence. Yine de yılmadan sevmekte beni. Birgün ailemin gıcık olduğum yanlarına tıslayarak güldüğüm zaman büyümüşüm demektir.

    Not: Babama da çok gaddarım.

    1. kendimizi bildiğimiz halde neden devam ediyoruz ki acaba? ben de içten içe bu soruyu soruyorum. ama nasıl ki onlar bizim derslerimiz, biz de onların dersleriyiz değil mi? onlar da defterine bu gaddarlıkla baş etmeyi yazmış. hoş bir madde olmasa da mutlaka bin beteri vardır. (bize teselli bulmaya çalışıyorum!)

  5. egotum, yazını bir pazar sabahı mahmurluğunda okuyup yine kendimi alamıyorum gülmelerden =) Bu tatilin bir parçası olmuş olmanın mutluluğu içindeyim =) ve daha yarım saat önce anneme karşı tahammül sınırlarımı gösteren şu konuşmayı aktarmak istiyorum =)

    telde…

    anem : e tembel tembel oturuyosunuz kuzum kalkıp gelseydiniz ya keşke (kefkene yazlığa gel diyor. bir yandan şen şakrak bir ses özlemiş belli yanına gelmemizi istiyor)

    ben : (emrivakilerden, direktiflerden hiç hoşlanmayan ben) anne tembel tembel oturmuyoruz işimizdeyiz gücümüzdeyiz. 2 hafta sonra geleceğimi söylicektim ama keyfimi kaçırdın. Neyseeee…(gerilmiş ses tonum ile ve sakin ol dicle yutkun derken kendime…)

    annem : peki peki tamam yavrucum ne zaman isterseniz özledik sizi…

    ben : peki annneee…

    Yani özetle senin de bildiğin gibi yalnız değilsin bacım =) Normalde tembel tembel oturma gel yanimiza diyen bir arkadaşım olsa yok la takılıyoruz der geçersin ama konu ana baba gardaş olunca tüyler dikene bağlıyor. Yılların birikimi dediğin gibi =)

    1. üzme oya tiyzemi diyerek başlarmışım!?
      kesinlikle yılların birikimi. onlara göre freelance çalışıyorsan zaten tembelsin, hiç savunma kendini – ben 2 yıl önce vazgeçtim!
      neyse, anaları elimizden geldiğince idare edip birlikte daha nice tatillere akmak dileğiyle bidanem =)

  6. birde bunun beaberken sigara içmeyen modeli var.Aslına bakarsan ben hepsini nikotine bağlıyordum da baksana genel bir sıkıntı varmış:)Nikotin eksikliğinden köpeğe bağlıyorsun yapma diye diye yiyorum kendimi,saygıda sıfır hata oynuyorum gelince sırt kaslarım beton gibi geziyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir