ben sporcunun eğlencelisini severim

Kategoriler ontolojik, terli terli

yoga tarzim

liseden pek parlak bir arkadaşın yoga’yla yogo’yu (o dönemin meşhur meyveli yoğurt markası) karıştırması elif’le bana büyük malzeme olmuştu. yıllarca güldük. artık içimizde nasıl bir enerji vardıysa pazar sabahları 8’de kalkıp 2-3 saat süren, bol muhabbetli sabah yürüyüşleri yaptığım kadim dostum elif’le akşamları da evde kendi kendimize cimnastik yapar, hatta kadın dergilerinde denk geldiğimiz farklı hareketleri birbirimize aktararak seanslarımızı zenginleştirirdik. aynı dönemlerde sırf yine gönüller bir olsun diye birkaç arkadaşımla tenis kursuna gittim. sonra tenis kursundan tanıştığım çok kafa bir kızla beraber tenisi sallayıp buz patenine sardırdık. derken annemin çalıştığı okulda voleybol derslerine başladım. üniversitede ise sırf dombili ev arkadaşım kıçını eritebilsin diye yazıldığımız ota’ya hızımı alamayıp 2,5 yıl devam ettim. süper kafa hatunlardan oluşan bir ekiple komple ter içinde kalıncaya kadar power step yaptığımız, ara sıra da birlikte gece hayatına aktığımız muhteşem zamanlar geçirdim.

velhasıl spor benim için daima bir muhabbet vesilesi, sık sık değişen bir grup aktivitesi ve mümkünse ciddi ter içinde bırakan mükemmel bir eğlence aracı olageldi. belki de bu yüzdendir ki yaşıtlarımın bangırdak müzikler eşliğinde şuursuzca içtiği izbe bar aktivitelerinden keyif alamadım. hele ki dans edilecek bir ortam da yoksa içim kan ağlardı a dostlar!

bütün bu veriler doğrultusunda, bu kıpırdak bünyemin paris’teki ikinci senesinde yoga’ya yazılması ancak ve ancak devasa bir hata olarak nitelendirilebilirdi. ve fakat heyhat, diğer ücretsiz aktivitelerin kotası dolmuş, bana da kala kala yoga kalmıştı. ilk dersten ağlayarak çıktım. ikinci ve üçüncüden de ağlayarak çıkınca zaten dördüncüye gitmedim. paris gibi kuduz bir şehirde ertesi gün yemek yiyecek parası olup olmayacağını bilmeyen bir yabancıya evrenin güzelliklerinden, içindeki çocuktan ve omurgaları tek tek yere koymanın öneminden bahsetmeyi deneyin, ne demek istediğimi anlarsınız. orda notumu verdim. yoga için ilk şart: sıcacık aş, kaygısız baş. en temel ihtiyaçlara dair korku ve endişeleriniz varsa yoga size çare olamaz. o bir saat istediğiniz kadar kardeş hissedin kendinizi dünyayla. ertesi günkü iş görüşmesinde acı bir şekilde yabancısınız. o bir saat bedeniniz en güzel, en rahat eviniz olsun. ay sonunda kirayı ödeyemezseniz sokaktasınız.

neyse ki küçük emrah’ı bile kıskandıracak düzeydeki bu hatıralarım epey geride kaldı, caanım yurduma geri döndüm, hatta alamancılar gibi toprağı öptüm. kendimi yine tango gecelerine, pilates grup derslerine, yakın bir arkadaşımla yüzmeye filan verdim. son 1,5 yıldır ada’ya taşınmış olmanın bir sonucu olarak tek aktivitem bisiklet olmuştu. hamladığıma karar verdip geçen hafta yeniden spora başladım.

ay bi mutluluk, bi hafiflik, bi neşe! gelsin pilates dersi, gitsin crunch, düz gitsin bosu derken dün yogafobimi kırmak için 5 yıl sonra ilk kez bir yoga dersine girdim. öncesinde sordum tabi, hani grup nirvananın eşiğinde ve topuğu enseye değdirme mertebesindeyse ben hiç salça olmayayım diye. yoga hocasına da “ayağımın köprüsü düşük, bazı hareketleri yapamayabilirim” dedim ki derdimi bilsin. stratosferden dünyaya uzanan buğulu bir sesle “başarmak diye bir şey yooğk… başarı diye bir şey yoooğk!” diye cevap verdi bana. a-haa! büyük eğlencenin sinyalini almıştım. derse girmeye karar verdim. ama maalesef gerisi gelmedi, anlatacak hiçbir şey olmadı ve hatta ders çok iyi geçti. sağlam bazı hareketler yaptırdı ve kendimizi bu hareketlerin bir sonucu olarak iyi hissetmemizi sağladı kadın, dışsal ve lafsal güdülenme yoluyla değil.

bu yoga meselesinden bağımsız, geçenlerde tanıştığım hostes bir arkadaşa “ay ben hindistan’ı çok merak ediyorum!”demiştim, meğer kızın anlatası varmış, saydı döktü. pislik, sefalet filan gırla gidiyormuş. biliyordum zaten de, arkasındaki temel nedeni ilk kez düşünmem gerekti: “nasıl olsa yeniden doğucaz baba, fakirsek ve pissek de ne önemi var, bundan sonraki hayatımızda kral oluruz.” böylesi bir anlayışın insanı barış ve iyi niyetle doldurabileceği bir gerçek. hijyen kavramının batı uyduruklaması bir özentilik, nevrotikleşen aklımızın kamusal bir tezahürü, medeniyetin ortak ve prestijli pasaportu olduğuna dair benim de şüphelerim var. ama bütün hintlilerin sadece pis olmakta bir beis görmedikleri için bilge olduklarına da inanamiyciim doğrusu. keza bizim hostes arkadaşı kazıklamak için hiçbir katakulliden çekinmemişler.

uzun lafın kısası, allah bizim highbrow yoga hocalarına açlığı yokluğu pisliği tattırmasın da yoga kurumu ülkemizde nesilden nesile aktarılsın. gerçi kendi adıma endişem yok, zira bana yogo da uyar. hadi cümlemize namaste!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir