bugün üni’deki derslerim başladı. aslında güz döneminde sadece tek ders (girişimcilik) ve o da haftada sadece 2 saat ama bende bi mutluluk bi heyecan. gerçi daha ilk hafta olduğundan toplam 5 öğrenci vardı. onların da 4 tanesi geçen yıl verdiğim iletişim dersini almıştı. tanıdıktı yani. 1 saat kadar hoşbeş edip olaysız dağıldık. haftaya gelsin projeler, shark tank simülasyonları, doğaçlamalar… tabi bugün bu 1 saatlik muallimelik için gidiş-dönüş toplam 3 saat zaman harcadım. istanbul’un öbür ucuna gidip geldim. yol boyu da kafamda bi dolu düşünce gezdirdim….“back to school” yazısını okumaya devam et

yaa onu bunu bırakın da asıl ekonominin hali ne olacak gençler? burada içimize buhran ve panik üflemek için yazmıyorum tabi. sabit geliri son derece uyduruk düzeyde seyreden ve mütemadiyen dalgalı piyasada yaşayan bir freelancer olarak, ne gibi somut aksiyonlar alabiliriz, onu düşünelim diye yazıyorum. bugün müge ile kahvaltı ettik, sonra ona sweatshirt bakmak için birkaç dükkana girip çıktık. koskoca nişantaşı’nda hiçbir yerde matah bir şey bulamadık. tekstille ilişkimiz kopma noktasına gelmiş. onun sapı bunun çöpü derken bir şey alamaz olmuşuz, onu fark ettik. ki bence…“alışverişsiz birkaç ay” yazısını okumaya devam et

kahveciğim harika bir yazı yazmış. pazar pazar biraz da blog dostlarımdan ilham alayım dedim, yazı konumu kahve’nin bende yaktığı ışıklardan derledim. ‘we feel most comfortable when things are certain, but we feel most alive when they’re not’ diye bir laf duymuştum. duyar duymaz da beynime kazındıydı. my kinda laf. üniversite yıllarının insana neden genellikle mutlu hissettirdiğini açıklıyor mesela. pis barlarda sabaha kadar içip dans ettiğimiz gecelerin sarhoşluğunu, midterm veya finaller bittikten sonraki hafifliği, hayattaki yegane derdimizin filanca dersten iyi notla geçmek ve sevdicekle iyi vakit…“mutluluk” yazısını okumaya devam et

adamlarımdan steve pavlina mikkemmel bir yazı yazmış ve söze çok doğru bir tespitle başlamış: eğer en büyük derdiniz yokluk, maddi sıkıntılar, yani kirayı/faturayı nasıl ödeyeceğim tarzı meselelerse, yapabileceğiniz daha önemli işlerden otomatikman diskalifiye olmuş kabul edilirsiniz. sohbetiniz hep bu garibanlık edebiyatı üzerinden döner, en büyük bahaneniz bu olunca da, doğal olarak hem siz hem de başkaları daha fazlasına cesaret etmemenizi affeder, demiş. sonuçta yoklukla ilgili dertler tanıdık gelir, oluru-olmazı bellidir ve sizi başka şeylere kafa yormaktan kurtarır, diye de eklemiş. bu gibi durumlarda, yokluk değil asıl…“kahramanın yolculuğu” yazısını okumaya devam et

aslında bugün (bu yazıyı yazarken 12 eylül’dü) henüz bitmedi bile ama ben dünyalar kadar şey yaptım gibi hissediyorum. üstüne gül’ün şu yazısına denk gelince hemen ilhamlardan bir demek yaptırıp buraya koştum. ben bugün neler yaptım: * sabah 9 gibi uyanıp ilayda’nın dün gece bıraktığı vatsap sesli mesajını dinledim ve güne gülümseyerek başladım. * aycan geldi, çarşamba bizde temizlik günü. onunla mutfakta azıcık sohbet edebildim ve hızlıca hazırlanıp çıktım. * 11’de kanyon’da beste ile buluştum. birlikte kahvelerimizi içtik ve toplantı öncesi yine onlarca şeyden konuştuk. bana…“bir günde neler olabiliyor?” yazısını okumaya devam et

geçenlerde joe ile konuşurken geçti bu kavram. şimdiki annelerin en büyük heveslerinden biri buymuş. milyonuncu kez annelikle ilgili yazıyorum ve fakat bildiğiniz gibi anne manne değilim. bu sebeple, başlarım senin vereceğin pedagojik içgörüye diyenleri hemen başka yazılara, hatta blog dışına alalım. bi bardak soğuk su verelim. konu kapansın. kalmak isteyenlere birkaç zıt fikir sunacağım müsaadenizle. uyumayan, yemeyen, zıçmayan, üzülmeyen, sevinmeyen (bu minvalde çoğaltınız) bir anne olmak ne kadar mümkün (ve doğal, ve gerekli) ise, bağırmayan anne olmak da o kadar mümkün (ve doğal, ve gerekli)…“bağırmayan anne olmak” yazısını okumaya devam et

aranızda iktisatçılar varsa konuya benden çok daha hakimdir, ama kabaca batık maliyet şöyle bi nane: diyelim ki bir işe 5 yıl gömdünüz. ama geldiğiniz noktada bu 5 yılın karşılığını alamadığınızı görüyorsunuz. zaten mutlu da değilsiniz. işte o aşamada o işi bırakıp başka bir işe geçerseniz, harcadığınız 5 yıl sizin için batık maliyet (ve elbette batık zaman.) o 5 yılı geri alamazsınız. değiştiremezsiniz. evet, geçmişte çok vakit harcadınız. ama geleceğe dair karar verirken sormanız gereken soru: bu iş gelecekte harcayacağım zamana da değecek mi? vereceğim emekten…“batık maliyet, batık gelecek” yazısını okumaya devam et

suluboya denemelerim son 1 yıldır tangoya kurban gidiyor. dışarda, derslerde ve insanlarla o kadar çok vakit geçiriyorum ki evde kendime kalan zamanlarım dinlenmek ve normalize olmakla geçiyor (+ ev işlerini de unutmayalım.) sanata sepete mecalim kalmıyor. ama birkaç ay içinde hepimizi ele geçirmeye hazırlanan uzun kış gecelerinde, boyalarıma geri dönmek için uygun ruh haline gireceğime inanıyorum. şimdilik son çalışmalardan örneklerle ilerleyelim ve suluboyaya başlamak isteyenlere minik tavsiyeler verelim: * küçük ebatlı çalışın: alın size en minik tavsiye. sanatınızı döşemek için bugüne dek tercihiniz standart A4…“suluboya: son durumlar” yazısını okumaya devam et

hani bazen hayat hiç beklemediğimiz yerden yüzümüze güler ya, işte hüseyin benim için ağustos ayındaki yazlık haftamın güldüren yüzü oldu. ailecek 20 yıldır aynı yere tatile gidiyoruz. 18 yıldır da o aynı yerde yazlığımız var. insanlar tanıdık, ortamlar tanıdık, beklentiler ve (bana göre) olacaklar/olmayacaklar belli (idi). taa ki bu yaza kadar. bu yaz, son derece olaysız geçen haziran seferimin üstüne, didim’e bir de ağustos seferi yaptım. ve daha gittiğim gün hüseyin’le tanıştım. meğer yıllardır, hatta bizden de evvelden oralardaymış. meğer hem kardeşimin hem de favori…“hüseyin” yazısını okumaya devam et

füsun’la geçe haftaki buluşmamızdan en az 10 yazı çıkar. bitiremediğimiz için en kısa zamanda yeniden görüşelim diyerek zor bela bıraktığımız sohbetin konu başlıklarından birini bugün sizin yorumlarınıza da açmak istiyorum: füs’ün 25 yaşında bir kuzeni var. bu hanım kızımız iyi bir üni’den mezun ve şu anda master yapıyor. fakat henüz hiç erkek arkadaşı, hiçbir ilişkisi olmamış. bu durumu öğrenen füs de bir abla olarak haliyle endişelenip kızcağızla buluşmaya gitmiş, yavrucum nedir, bir sorun mu var diyerek konuyu azıcık eşelemiş. kızdan şöyle bir açıklama gelmiş: füsun…“90’lılar ve -kurulamayan- ilişkiler” yazısını okumaya devam et

bugün cumartesi, hafif şeylerden bahsedesim var. benim için şairlikte walt whitman’dan, yazarlıkta iris murdoch’tan geri kalmayan zarif ve naif ama bir yandan da çelik gibi güçlü my dear fiona apple’dan bahsedesim var. ‘work work work work work’ün şarkı sözü olarak son derece geçerli ve yeterli kabul edildiği şu zamanlarda, fiona’cım, müzik endüstrisinde minimum 120 IQ ve yine son derece gelişmiş bir EQ gerektiren nadir isimlerden biri bana göre. acıyı, hüznü, aşkı, umudu ve varoluşun türlü türlü hallerini 5 dakkalık parçalarda onun kadar derinden masaya yatırabilen…“en güzel 5 fiona apple şarkısı” yazısını okumaya devam et

son dönemde birçok eğitimli ve modern çift, çocuk sahibi olduktan sonra kapağı yurt dışına (çoğunlukla da avrupa’ya) attı, atıyor. buradaki motivasyonlar, tahminimce, hem türkiye’de iyi eğitimin pahalı olması hem de ülkedeki gidişatın ümit verici bulunmaması. bu kaygıların şahsi gündemimde yeri olmamakla birlikte, son almanya tatilimizde şöyle bir an yaşadıktan sonra konu hakkında yeniden düşündüm: hamburg’da trafikteyiz. saatte 20 km ile gidiyor ve belli bir eskici dükkanını arıyoruz. zaten şehir aşırı çağdaş ve dört bir yanı bisikletliler basmış. dolayısıyla dört yol ağızları işkence. arabalara ayrı, yayalara…“çocuk için ülke değiştirmek” yazısını okumaya devam et

biraz da lezzet diyelim mi blog dostları? tatlı patates ve keçi peynirli omlet almanya’da bira yanında sık sık tatlı patates kızartması yemenin bir sonucu olarak, tatlı patates yeniden gündemime girdi. dönüşte ilk iş markete uğrayıp bir tane aldım. aslında tadı hafiften balkabağını andırıyor, dolayısıyla patatesin yerini tam olarak alabilecek bir sebze diyemeyiz. ama denemelere başladım. arkası gelecek, o tatlı patates tariflerimdeki yerini bulacak. ilk ve en kolay denemeyi, tatlı patatesi keçi peyniriyle kombinleyerek yaptım. malzemeler: * 2 yumurta * 2 dilim tatlı patates * 2-3…“keçi peynirli 2 tarif” yazısını okumaya devam et

geçenlerde florya beyti’de yemeğe gittik. ortamın renkleri ve müziksizliği, sandalye yastıklarının desenli kumaşı, garsonların temiz beyaz ceketleri ve papyonları, takım elbiseleri, yaptıkları işe gösterdikleri özen ve saygı… adeta 30-40 yıl öncesine ışınlanmışız gibi bir müessese. yemekler zaten son derece başarılı. tarifsiz mutlu olduk. artık yemek yenilen her yer o kadar aynı, bu yerlere giden insan kitlesi de o kadar baygın ki, o akşam konuştuğumuz konuyu daha sonra başka arkadaşlarımla da masaya yatırdık: istanbul’un ‘tam istediğiniz gibi’ olduğu son yıl hangisiydi? ben 2008 dedim mesela. ekonomik…“en sevdiğimiz istanbul” yazısını okumaya devam et

şimdi ben büyük bi hevesle tango yapıyorum ya, tangoya olan saf duygularım bir yana, bu dansı sosyal olarak fiiliyata dökebilmek için bile dünyanın en yavşamalı ortamlarına girip çıkmam gerekiyor. tabi ki 38 yıllık hayat tecrübesi böyle günler için var. ağlıyorum kahrımdan diyemem. ama giderek yanlış yavşama taktikleri hakkında uzmanlık yapacak hale geliyorum. hele bir tanesi var ki, en beteri, en çocukça olanı, onu hemen şuracığa yazacağım: diyelim karşınızdaki adam size yaldır yaldır yazıyor ama sizden bir karşılık bulamıyor. adama, dans etmek dışında en ufak ilginiz…“sıkıntılı taktikler” yazısını okumaya devam et