2 yıl öncesine kadar hep ajanda tutardım. hangi gün kiminle buluşmuşum, nerelere gitmişim, neler yapmışım, senenin sonunda benim için toplu şekilde kabak gibi meydanda olurdu. ama son 2,5 yıldır -yani akıllı telefona geçtiğimden beri- macbook’taki iCal uygulamasını iphone’daki takvim uygulamasıyla senkronize ettim ve bütün randevuları/yapılacakları sanalda tutmaya başladım. fakat orda da şöyle bir kafadayım: bir işi bitirir bitirmez, bir buluşmadan döner dönmez o notu takvimden siliyorum. neden diye soracaksınız – ki ben de kendime sordum: sanırım olmuş bitmiş bir şeyi hala takvimde tutmak anlamsız geliyor…“2017’ye dikiz aynasından bir bakış” yazısını okumaya devam et

1 aralık’tan beri instagram’a uğramıyorum. aslında her şey tamamen doğal bir şekilde gelişti. yani kesinlikle instagram’sızlık yoluna baş koymuş filan değildim. bir önceki yazıda bahsettiğim gezimiz sırasında sağa bak, sola bak, ay renkler, ay tipler, ay yemekler derken instagram’a girmek aklıma gelmedi. sonra istanbul’a geri döndük, bu sefer de bitirmem gereken işlere kapandım, instagram yine kaynadı. sonra baktım 2 hafta olmuş, eh 2 hafta uzak kalan 3 hafta da kalır diye düşündüm. ama inanın çok da düşünmedim, zira instagram’a bakma ihtiyacından o noktada sanırım kopmaya…“instagram’sızlık” yazısını okumaya devam et

15 yıldır doktora yolunda ter döken canım ayşe’nin paris’te gerçekleşecek tez savunması ve bizim 6. evlilik yıldönümü aynı haftaya denk gelince sedat anında program yaptı. bu sefer klasik road trip tarzımıza bir de bilinmezlik unsuru ekledik. kabaca nasıl bir rota izleyeceğimizi biliyorduk. amacımız daha az bilinen, küçük yerleri gezmekti. ama tek tek hangi şehirlere/kasabalara gideceğimize karar vermeden ve haliyle nerede kalacağımızı da ayarlamadan gittik. biz yola tez ekibinden 4-5 gün önce düştük ve gezimize pek sevdiğimiz almanya’dan başladık. berlin’e inip arabamızı kiraladık. önce şehir merkezine uğrayıp…“gezdik geldik: dresden, leipzig, kassel, route de champagne” yazısını okumaya devam et

sevgili kapsül dostları, istanbul’da uzun ve güzel bir sonbahar yaşadık. açık mavi kotumu, ceketlerimi ve renkli ince mantolarımı bol bol giyebildim. mutluyum. bundan sonrası gardırobun ağır işçilerine, yün komasına sokan, menopoz ateşi yakan parçalarına emanet. kış kapsülümden çok memnunum. fakat temmuz ayından beri hayatıma yeniden girip baş köşeye oturan tango (hem dersler hem de milonga’lar-tango geceleri) sebebiyle normalde ihtiyaç duymayacağım ihtiyaçlar gündeme geliyor. temmuz’dan bu yana, kapsüle dahil etmediğim -çünkü gündelik hayatta, ne iş ne de sosyalleşme amaçlı giymediğim- sadece tangoya özel bir gardırop oluştu:…“kış kapsülünden haberler” yazısını okumaya devam et

tim ferriss, james altucher’la yaptığı podcast’te harika bir şey söyledi: ”sonuçta normal dediğimiz insanlar henüz yakından tanımadığımız için bize normal gelenlerdir.” duyar duymaz önce bu tespitin şahaneliğine bir kahkaha attım, sonra da konuyu biraz daha açmak üzere mutlaka hakkında yazma isteğiyle doldum. ve işte geldim burdayım. tim karşimiz bu konuya şurdan geldiydi, önce onu anlatayım. dedi ki, bize en berbat, en özenle başkalarından saklanası, ne bileyim, fena halde utanılası gelen taraflarımız aslında bizi başkalarından ayıran ve özel kılan taraflarımızdır aynı zamanda. (tam böyle demiyor da, ben…“normal, go home!” yazısını okumaya devam et

senenin akrep döneminde olduğumuzu siz de damardan hissediyor musunuz? artık görmezden gelemediğimiz içsel dönüşümler, yenilenme ve iyileşme girişimleri son günlerde benim karşıma sık sık çıkıyor. sizin kaşınıza da çıkıyorsa, hatta bu dönüşümü bizzat içinizde yaşıyorsanız ne güzel! akrep dönemine layık bir konumuz var bugün. az önce okuduğum yazıda bahsedilen alıştırmayı yaptım ve sonuçtan o kadar etkilendim ki koşa koşa buraya geldim. size de anlatmak için. hayalini kurduğu şeyin doğasıyla temas etmek isteyenler, nasıl yaşarsa mutlu olacağını bulmaya çalışanlar, ne yapacağına karar vermekte zorlananlar… hayattaki en…“”bu benim için neden önemli?”” yazısını okumaya devam et

son birkaç gündür, bir iş için özlü söz aramaktan bitap düştüm. müşterimin talep ettiği çok fazla şey var: en az 8-10 tane olacak, bir kadın tarafından söylenmiş olacak, bu kadınlar herkesin tanıdığı bildiği kadınlar olacak, sözler kadınların güçlenmesi hakkında olacak, gaz verecek, kısa ve öz olacak ve hepsi birbirine bağlanarak adeta bir hikaye anlatacak. welcome to my life. neyse, seçkimi yaptım yolladım. ama bu süreçte elemek zorunda kaldığım birçok çarpıcı demeçle karşılaştım tabi. son dönemde hep alıntılardan gidiyorum, bunları da buraya not alayım dedim. belki…“kadın kadına” yazısını okumaya devam et

rastladığım ilk anda aklıma kazınan bir karikatür oldu bu. hüzünlü gibi duruyor, ama kesinlikle hafif, özgür ve umut verici bir tarafı da var. geçenlerde arianna huffington’ın konuk olduğu podcast’i dinlerken de kadının söylediği bir şey ruhumda aynı türden bir etki bıraktı. tim ferriss huffington’ın inanılmaz bir networker olduğundan bahsedip yine de kendinden introvert (içedönük) diye bahsetmesine değindi, açıklama istedi. huffington şöyle bir şeyler dedi: hayatımda iyi-kötü her duyguyu hissettim ve yaşadım, ama hiçbir zaman kendimi yalnız hissetmedim, yalnız olmaktan korkmadım. yalnızlıkla şarj oldum. işte bu…“boşluk ve yalnızlık” yazısını okumaya devam et

hayatın ve insanların yoluna çıkardığı bütün engellere rağmen kendi olmaya çalışan kadınlara, yani hepimize söyleyecek sözleri var georgia o’keeffe’in. korku, endişe ve bahanelerimizin özünü yakaladığımızda, hangi güzelliklerimizi sakladığımız da netleşiyor çünkü. bahane 1: doğru yerde/zamanda doğmadım/büyümedim/yaşamıyorum. “Where I was born and where and how I have lived is unimportant. It is what I have done with where I have been that should be of interest.” bahane 2: her şey kötü giderken ben neyi değiştirebilirim ki? “One day seven years ago I found myself saying to…“georgia o’keeffe: kendi olmaya çalışan bir kadın” yazısını okumaya devam et

macera dolu amerika yazı dizim california sonrasında boynu bükük kaldı. arkasını getiremedim. farkındayım ve üzgünüm. bu kez araya fazla zaman girmeden yazıyorum. ama çok detaya girmeyeceğim, çünkü her kasabayı ayrı ayrı ve uzun uzun yazma isteğim, önceki seyahatleri yazamamamın temel sebebi. o kadar vakit bulamayınca hiç yazmasam daha iyi diye düşünüyorum galiba. bu kez kısa da olsa yeni bir seyahat yazısıyla karşınızdayım. 1. gün: lufthansa krizi ve frankfurt’ta mahsur kalış lufthansa ile ilk ve son uçuşumuz oldu. tam bir rezalet. zaten 1 saat rötar haberiyle…“macera dolu amerika: 8 gün, 4 eyalet, 3500 km” yazısını okumaya devam et

bugünkü yazımızda, blog’unu pek severek, anırarak ve koparak okuduğum başakito‘nun kapsül gardırop sorularına adım adım cevap vereceğim. zira kendisi hepimizin aklına takılabilecek çok pratik birtakım sorunlara parmak atmış. sanırım benim de bugüne dek pek detaylıca değinmediğim konular. başak diyor ki: ”Şimdi konsepti anladım. Toplam 35-40 parça olmak üzere en kullanışlı, randımanlı, kombinlemelik giysileri ayırıyoruz, okey! Teknik sorularım şunlar: 1- dolabı içinde sadece bu kapsül itemler kalacak şekilde konpile boşaltıyor muyuz?” ilk soruya cevap vermeden önce uzun ve fotolu bir açıklamayla başlayacağım: bendeniz estetik kaygılara sahip…“muhtelif kapsül gardırop sorularına cevaplar” yazısını okumaya devam et

kapsül gardırop

first things first diyelim ve kapsül gardırobumuzla 11 ayın sultanı ekim’i karşılayalım. bence ayların ennn güzeli ekim. tam olarak hastalık havası şeklinde tarif edebileceğimiz oynak sıcaklıklara rağmen hem de. çünkü renkleri güzel. ben de bu kez ekim’den aldığım subliminal etkileri gardırobuma yansıtmaya çalıştım. aslında kapsül kafamda oluşmaya daha geçen kıştan başlamıştı. kış sonu indirimlerinden çok şahane 2-3 parça kapattım ve 6 aya kavuşmak hayaliyle naftaline kaldırdım. işte sonunda o beklenen an geldi. bu sonbahar-kış nasıl geçecek: çoğunlukla evden çalışarak, şehir içi ve dışındaki stk projelerimi…“kapsül gardırop: sonbahar-kış 2017-18” yazısını okumaya devam et

eylül geldi, uykular serinledi, bayramlar, tatiller ve merkür retrosu bitti. yani aslında oturup daha sık yazmak için ideal şartlar mevcut. ama yazamıyorum, kafam meşgul ve üstelik haftaya seferiyim. abd kanyonlarında 10 gün boyunca fink atıyor olacağım. öncesindeki kaçınılmaz hazırlıklar ve acil iş teslimleri, sonrasında ise hayatımı piç eden jetlag kafası derken eylül’e şimdiden kayıp ay gözüyle bakıyorum sanırım. ekim gelince hayata dönüş operasyonuma kaldığım yerden devam edeceğim inş. tatilde sedat’la bomboş istanbul’da uzun yürüyüşlere çıktık ve bi dolu şey izledik. gelsin son derece protest ve…“protest bir netflix seçkisi” yazısını okumaya devam et

podcast, son 2-3 yıldır hayatımda epey yer kaplayan, besleyici bir konu. kahvaltı veya yemek hazırlarken, ev işleriyle uğraşırken, trafikte zaman öldürürken, yürürken, koşarken veya köpek gezdirirken, kısacası kitap okuyamadığım durumlarda en değerli zihin vitaminim podcast’ler. geçenlerde bir arkadaşımla sesli kitap dinlemek hakkında konuşuyorduk. kendisi sıkı bir dinleyici olduğundan bahsedince ilk kez durup bu konuda düşündüm. ve bunca zamandır podcast dinlediğim halde sesli kitaba bir türlü gönül verememiş olmamın sebebini buldum: muhabbet 2 kişi arasında emprovize bir şekilde gelişmeyince kopuyorum. dikkatimi canlı tutmak için soru-cevap formatına…“podcast raporu” yazısını okumaya devam et

aslında yazmaya başlayıp yarıda bıraktığım bir podcast yazısı var. fakat az önce gül’ün blog’unda okuduğum bir yazıdan bambaşka bir konuya ışınlandım: biriyle buluşmak üzere plan yapmak fark ettim ki, benim yaş grubum ve benden daha büyük olanlarla program yapmak (amaç iş veya arkadaşlık olsun) tek seferlik bir konuşma/yazışma gerektirirken, daha gençlerle plan yapmak neredeyse yapılan plana gitmeye 10 dakka kalasıya kadar konfirmasyona açık gelişiyor. misal, müge (doğum: 1981) ile kahvaltı planı yaptık diyelim. çarşamba buluşmak üzere pazar günü haberleştik. saatimiz zaten bellidir de bazen bir…“buluşma konuşmalarına dair” yazısını okumaya devam et