abartılan bir konu olarak genetik

Kategoriler ontolojik

fizik kimya içimi bayardı ama biyolojiyi severdim. zira madam pithon genetik mühendisiydi. bizim fransız okullarının ne çıkarsa bahtına felsefesi gereğince ex-pat’larla ders yapıldığı için, matematik öğretmeni asker ocağından kaçan inşaat mühendisi çıkabilir, fizikçi aslen fizik tedavi uzmanı olabilir veya nadir durumlarda (mme. pithon gibi) genetik üzerine çalışıp da henüz diplomasındaki mühür kurumadan eş durumundan gurbet ellerde ders veren möhteşem bir kişi biyoloji hocalığı yapabilir. mendel, bezelyeler, kan grupları, rna, dna derken o dönemde ilim irfan arenasından dikkatimi celbedebilen yegane konuydu genetik. elbette şimdiki kadar popüler ve halka inmiş bir şey değildi. internet filan da olmadığından günceli ancak madam pithon’dan takip edebiliyorduk. ama ergen ege’nin vays müller algısından çıkıp da yetişkin aklıyla yaklaşınca bu dna meselesi gayet daraltıcı bir mesele aslında. bi kere insanda derin bir kadercilik-kadersizlik duygusu yaratmaya çok müsait. yani ailede şeker hastalığı var diye, birçok insan kendisinde de aynı rahatsızlığın çıkmasına adeta kader gözüyle bakabiliyor. ya da rikka zimmerman’ın dediği gibi kendisi için olabilecek bütün maddi ve manevi olasılıkları sınırlı gen havuzundan dervişmeye çalışıp ‘eldeki bütün veriler arasından kötünün iyisini seçmek’ suretiyle olabileceğinin çok azına kanaat edebiliyor. özetle bu dna inancı zararlı bir inanç sanırım.

buraya nerden geldim: birkaç gündür annemler bizdeydi. ailenin bana en sürreel gelen tarafı, aramızdaki bütün geçmişe rağmen şimdi’mizin ve geleceğimizin çoook uzak, çok farklı olması. yumurtadan çıkıp da kabuğunu beğenmemek anlamında değil. ki bu arada pekala herkesin buna hakkı yok mudur? bizi dünyaya getirmeye karar veren 2 insana neden benzememiz gereksin? yeteneklerimiz, karakterimiz, başarılarımız neden onlarınkilerle sınırlı olsun? sevgili iltem’in 15 yıl kadar önceki aklıyla dediği gibi “ben hayata dair babamla tıpatıp aynı görüşlerdeysem o zaman benim hayatımın ne anlamı var, fotokopi miyim ben!” işte epeydir ben de böyle düşünüyorum. annemin fikrindeki ege şunu-bunu yiyen, şunu-bunu yapan, şöyle bir olaya böyle tepki veren biriyken, reel ege’nin bunlarla alakası kalmamış. onun bildiği ege sabit bir ege’yken aslında hem annem hem de ben her gün, her an değişmeye devam eden kımıl kımıl bünyeleriz. ama işte bir şekilde aile denen şeyin bu değişim ruhunu idrak edememesi ve hatta buna direnmesi sanırım zaten asıl varoluş sebebi – en azından yurdumuzda böyle.

aile aidiyeti-hürmeti-bağlılığı taşıyanları ise, mesela bir kellik durumunu “zaten babam / dedem / büyükdedem de keldi” diyerek açıklamalarından teşhis etmek mümkün olabilir. ne olmuş deden keldiyse? zaten erkek nüfusunun yüzde bilmem kaçı kel. bu gayet sıradan olayı dedene bağlamak, iyice bir karadelikleştirmek niye? ille de aidiyet. kadersizlikte de aidiyet. oysa ben de kelim işte diyen ve geçip giden vatandaş ne kadar yüksüz, kafa ne kadar rahat. onun için ne genler, ne dedeler…

abartılan bir konu olarak genetik” için 3 yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir