aylardan aralık. küba’daki dehşet balayımızdan memlekete dönmüşüz. hava soğuk, kasvetli. ajans’ın beyaz ışıkları altında mırıl mırıl çalışıyoruz cemil cümle. ruh halim, her sabah sektirmeden aynı kıraathaneye giden 70 yaşındaki bir amcayla benzerlik gösteriyor. hatta amcanın hayatı bile 6’lıyı tutturma hayalleriyle benimkinden daha renkli olabilir. bildiğim ortam, bildiğim yüzler, bildiğim işler. yapıyorum, çıkıyorum. daralıyorum, düşünüyorum. ama her gün de ordayım. işte bu günlerin birinde tülin arayıp müjdeli haberi verince içimi bir heyecan bastı. yıllar sonra yeniden bir iş görüşmesine gitmem gerekti. üstelik bambaşka bir sektörde….“iş maceralarım – V” yazısını okumaya devam et

aslında hiç de önemli bir meblağ olmayan tazminatımla evin yolunu tuttuğum o akşam hayattan nasıl beklentilerim vardı hatırlamıyorum. tam o dönemde üniversiteden 2 kız arkadaşım kanallara film-dizi-belgesel çevirileri yaptıkları küçük bir şirket kurmuşlardı. herhalde tesadüfen yolda filan karşılaştık ve iş teklif ettiler. yemediği ot keçinin burnunun dibinde bitermiş hesabı, yine çeviri. ama dolarla ödeme yapıyor olmaları aklıma yatmıştı. başka bir iş buluncaya kadar yapabileceğime kanaat getirdim. hatta ”zaten evden çalışıcam, günde 8 yok yok 10 bölüm çevirsem…” gibi hevesli varsayımlarla dolarları kafamda çarpıp çarpıp coştum….“iş maceralarım – IV” yazısını okumaya devam et

iş dergisinde yuvarlanıp gidiyor, bir yandan da farklı iş fırsatlarını kolluyorum. bu arada hani o arabasıyla hava atmaya kalkan patron, şirkete kim gelse artık benimle de hava atmaya başlamış. hele de yurt dışından birtakım adamlar gelmişse toplantı odasında boy göstermem konusunda ısrar ediyor. bana çay siparişlerini verirken de ”sorbon mezunu çalışanlarımız var!” diye gevrek gevrek sırıtıyor. sanki sana okuyuverdim o okulu! meşhur bir köşe yazarı yine böyle bir toplantının çıkışında beni kenara çekip ”kızım senin burda bu adamlarla ne işin var, git başka iş bul…“iş maceralarım – III” yazısını okumaya devam et

kimisi sürekli makara kukara ortamlarda çalışsın ister. ne bileyim herkes kanka olsun, akşamları birlikte bira içilsin, çadırla doğa tatillerine çıkılsın, bohem kafalar yaşansın – bu arada iş de çıkarsa ne ala… benimse iş ortamıyla ilgili asla böyle bir önceliğim, beklentim olmadı. havayolu dergisindeki ekip tam da bu kafadaydı. ama neyse ki ne işin ne de makaranın hiç de onların tanımladığı cinsten bir şey olmadığını görmek için kariyer tanrısı bana güzel bir fırsat verdi: 2. iş: bir iş dergisinde kurumsal projeler editörü levent’te bir villadayız. derli…“iş maceralarım – II” yazısını okumaya devam et

aze’nin blogunda okuduğum bir yazıdan ilhamla klavyeye sarıldım şu cumartesi günü. hava kapalı, koru’da korkunç cızırtılar çıkaran aletlerle, baharla birlikte iyice dallanıp budaklanmış vaziyetteki doğayı buduyorlar. yapacak işlerim var ama hevesim yok. o zaman geçmişe ışınlanıyoruz! 7-8 yaşlarımdayken tv’de bir avukatlık dizisi vardı. adını hatırlamıyorum. başroldeki laf ebesi avukat kadın karaktere pek hayrandım. mini etekli koyu renk takımları, ”objection your honor!”lamaları ve kendine güvenli tavrıyla, avukatlık hakkında türkiye cumhuriyeti şartlarında kesinlikle karşılığı bulunmayan karizmatik bir imaj çizmişti kafamda. çenesiyle aile bireylerini darlayan bir çocuk olabildiğimden gerekli altyapıya…“iş maceralarım – I” yazısını okumaya devam et

hasta yatağımdan sesleniyorum. azıcık kendime geldim, gözüm açıldı, laptopu kapıp hemen buraya koştum. neden bilmiyorum ama yüksek ateş ve kendini bilmez gecelerin sonucu bu konu olacakmış: hayatta yapmak istediğiniz ama bir türlü cesaret edemediğiniz şey her neyse gidip onu yapın. çünkü istemek yeterli. kimseden izin almaya gerek yok.  enerjim el verdiğince açacağım şimdi bu konuyu. aslında bir ucuyla iş maceralarım serisine de bağlanıyor. fark ettim ki o seriyi öğretmenlikten sonra bırakmışım, ama maceralarım devam ediyor. hatta freelance çalışmak başlı başına bir macera. ve bu maceranın tam…“izin istemeyin!” yazısını okumaya devam et

son 5-6 yıldır kişiliğimde pıtırcıklanan bir durum var: para aşkı. hayır gayet de memur çocuğuyum, yani soydan soptan devraldığım bir şey değil. ben para kazandıkça yavaş yavaş büyüdü ve sahnelere atıldı bu sevda. ilginç de bir yandan. çok param olsun, dünyayı gezeyim türü bir sevda değil. çünkü 1) dünyayı gezmek için çok paraya ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum 2) sürekli bir yerden bir yere zıplamalı, yok londra’da sabah kahvaltısı new york’ta akşam yemeği tarzı jetset gezmelerin insanı ben değilim. dengem bozulur, içim şişer, yatağımı özlerim. çok param olsa…“nasıl varyemez oldum?” yazısını okumaya devam et