90’lılar ve -kurulamayan- ilişkiler

Kategoriler insanlar, ontolojik

füsun’la geçe haftaki buluşmamızdan en az 10 yazı çıkar. bitiremediğimiz için en kısa zamanda yeniden görüşelim diyerek zor bela bıraktığımız sohbetin konu başlıklarından birini bugün sizin yorumlarınıza da açmak istiyorum:

füs’ün 25 yaşında bir kuzeni var. bu hanım kızımız iyi bir üni’den mezun ve şu anda master yapıyor. fakat henüz hiç erkek arkadaşı, hiçbir ilişkisi olmamış. bu durumu öğrenen füs de bir abla olarak haliyle endişelenip kızcağızla buluşmaya gitmiş, yavrucum nedir, bir sorun mu var diyerek konuyu azıcık eşelemiş. kızdan şöyle bir açıklama gelmiş: füsun ablacığım, biz hepimiz çok iyi okullarda okuduk, okuyoruz. prenses gibi büyütülüyoruz. hepimiz en az 2 dil biliyoruz, hem tenis oynuyor hem kelebek yüzüyoruz, hem salsa yapıyor hem kod yazıyoruz, hem gitar çalıyor hem fotoğraf çekiyoruz. iş ilişkiye gelince, karşımızdaki erkeğin de en az bizim kadar, ve hatta bizden de donanımlı olmasını bekliyoruz.

biz füs’le bu açıklamaya error ver tabi. vay arkadaş, kızlardaki beklentilere bak. sanki kendilerine erkek arkadaş değil, fortune 500 şirketine ceo seçiyorlar. bu nasıl bi cv yarışıdır?

aynı konuyu bir de genç erkek perspektifinden görmeme yardımcı olan arkadaşım aras, 26 yaşındaki hoş bir kıza gayet zarif ve romantik bir şekilde niyetlerini dile getirdikten kısa bir süre sonra, kızın aslında sadece hayran kitlesi bir kişi daha genişlediği için mutlu olduğunu keşfetmişti. bir ilişki ihtimali olduğundan değil. zamanın ruhundan mıdır nedir, beğenilmek çok önemli. herkes mümkün olan en fazla like’ı alma peşinde. herkes trend topic olmak istiyor. ama ne tuhaftır ki kimse sevmenin ve sevilmenin ne kadar güzel, şaşırtıcı, sarhoş edici, yürek dağlayıcı süreçler olduğunu henüz keşfetmemiş. keşfedenler de daha ilk sevgilisiyle 1 yıl dolmadan evlenmeye filan kalkıyor. buldum bi tane, aman kaçmasın.

geçenlerde bir yazı okudum. keşke yazarı hatırlasam da linki verebilsem. ama özetle şöyle diyordu 20’lerindeki genç kadın: attachment is spam. bizim nesil için her sabah özel yaptırdığı badem sütlü matcha tea latte bile daha hayati bir ihtiyaç. illa bağlanacaksak buna bağlanmayı tercih ediyoruz, çünkü aşk, hep duyduğumuz ama asla yaşamadığımız demode bir şey.

evet, yorumları alalım!

90’lılar ve -kurulamayan- ilişkiler” için 18 yorum

  1. Yorumum su: tespitlerin yine bas döndürücü sekilde mükemmel! Eklemek istedigim ve yakindan takip ettigim= bizim yaslarimizdaki „Single“ arkadaslarim da badem sütlü kahvaltilarini edip, instagram tarzi günlük rutinlerini gerceklestirip iliskileri icin ayni beklentileri yasiyorlar.. Gerci onlar sevmeyi ve sevilmeyi tadmis insanlar olsalar da ayni akima kapiilmis gidiyorlar.. cevremdeki arkadaslarimda gözlemlediklerim bunlar..

    1. çok haklısın. zaten biz de konuya 90 jenerasyonundan girip ‘hadi bunlar zaten başka türlüsünü bilmiyor da bizim yaşıt bekarlar bu gidişata nasıl bu kadar kaptırabiliyor’dan çıktıydık füs’le. zamanın ruhu böyle buyuruyor sanırım. tuhaf bir dönemde yaşıyoruz.

  2. Bunun böyle olduğu hissediliyordu, ama bu şekilde dile getirilmesi ilginç. Tipik bir postmodern. Mekanizma kısaca şöyle ( Simülakrlar ve simülasyon – Jean Baudrillard) objelerin ve nesnelerin bilinen anlamı kayboluyor. Mesela bir saat zamanı gösterme aracı iken, modernde statü sembolü oluyor, postmodernde o anlamını da yitiriyor; birer girdi çıktıya dönüyor. Anlam kaybının en yıkıcı etkisi geleneklere ve kurumlara oluyor. Tarihsel olarak ifade ettikleri anlamı kaybediyorlar.

    1. enis hocam, nesneler neyse ama kavramların (hatta burdaki bağlamda duyguların) bu derece anlam kaybına uğramasında beni hayalkırıklığına uğratan bir şeyler var.
      sanırım ben yeni nesillerden daha yanarlı dönerli, bizim hayalgücümüzü de aşan bir gelecek tasarımı bekliyormuşum salak gibi.
      ama şimdilik görünen o ki aradığım olasılıklar patlamasına henüz ulaşılamıyor.

      1. Kanaatimce hayatı ve kendimizi anlamlandırma bir bütün. Bir küçük parçasını nasıl görüyorsanız bütüne de o bakış sirayet ediyor. Bir hikaye aklıma geldi hocam. Kısaca yazayım. İnsanının dilinin altında olduğuna dair bir hikaye, ama bu mevzuyla bağlantılı gibi geldi. Gazneli Mahmut kendisine bir yardımcı alacaktır. İki tane köleyi aday getirirler. Gazneli teker teker onlarla görüşür. İlk gene nereli olduğu, çoluk çocuğu vs bir sürü soru sorar. En son dışarda bekleyen arkadaşının nasıl biri olduğunu sorar. İçerdeki köle arkadaşım iş yaramaz biridir, dedikoducudur, kötü biridir vs der. Sonra ikinciyi alır aynı şekilde ona da bir sürü soru sorar, nereli olduğu, neler yaptığı falan. En son ona da dışardaki arkadaşını sorar. Bu sefer bu köle “O çok iyi biridir, sohbeti güzeldi, iyi yüreklidir” şeklinde arkadaşını övmüş. Tahmin edeceğiniz gibi Gazneli ikinci köleyi yardımcısı yapmış 🙂

        1. enis, ne kadar bütünsel bakmışsın meseleye, önünde saygıyla eğiliyorum. hikaye de nefis.
          buralara uğraman ne güzel!

  3. Bu çevreden görücü usulüyle evlenenler var artık çünkü ancak öyle bulunuyor “denklik”. Ama biliyorsun zaten görücü usulüne övgüler yağdıran araştırmalar da türedi son zamanlarda.
    Bu arada hanım kızımız one-night-stand dünyasını keşfetmiştir büyük olasılıkla çünkü o yaş grubu tanıdıklarımın hepsi bu tip ilişkiler içinde ve bunu çok normal hatta avantajlı görüyorlar, istediğini paylaşıyorsun, istemediğini paylaşmıyorsun, aynen instagram profili gibi.
    Ben kişisel olarak Meg Ryan filmleri nesli olduğum için “aaa ooo doyum, bağlılık, sevgi alışverişi” falan düşünüyorum ama dijital çağda böyle analogluklar yapmak da tabii yaşlanmanın bir belirtisi, farkındayım.
    Yani bence bırakalım kim neden haz alıyorsa öyle takılsın, çünkü bizim nesilden çok “aşk evliliği” yapıp iki ay ya da 10 sene sonra boşanan da gördük. Evlilik ya da tek eşli bağlanmalar da çok “ideal” yaşam tarzı değil, sanki fazla içli dışlı olmanın da eksileri var insanın kişisel psikolojisi adına..

    1. son paragrafına %500 katılıyorum ceren. evlilik kesinlikle sıkıntılı bir kurum, idealden çok uzak (ve başlı başına bir yazı konusu!) ama inanır mısın bu hanım kız one-night-stand bile yapmamış biri. yoksa arkadaşımın panik radarına girmezdi zaten. hem kendini hem de kimden ne istediğini biliyorsan one-night-stand mükemmel bir seçenek: alan memnun satan memnun. ben daha ziyade 20’li yaşlarda hissedilebilecek duygu çeşitliliğini ve ilişki kurma biçimlerini pas geçtikleri için şaşkınım. zira evlilik veya tek eşliliğin yanında gelen sorunları idrak etmek ve kendi çözüm yollarını bulmak için bile önce bağlanmayı bilmek gerekiyor. insan evlenmese dahi hayatında doyum verici ilişkilere ihtiyaç duymuyor mu? bence ilişki kurma becerisi (dostane veya romantik ve hatta one-night-stand) ancak ilişki kurdukça, ve çok çeşitli duvarlara tosladıkça gelişiyor. youtube videosundan öğrenilecek şeyler değil.

    1. joe :))))
      yaş aldıkça beklentilerin yükselmesi kaçınılmaz olabilir. ama 20 yaşında hormonlar horon teperken kimsenin diploması, kariyer hedefleri, yabancı dilleri umrumuzda olmazdı açıkçası.
      aslında düşünüyorum, şimdi bile olmayabilir.
      let-it-go-carpe-diem-god-is-love devrindeyiz güya. hepsi lafta.

  4. yoksa biz çocuklara bir şeyler öğretirken, bunu neden öğrettiğimizi öğretmiyor muyuz dedim içimden. gitar çalıyor, fotoğraf çekiyor ama aşık olamıyor, hoşlanamıyor bile, hisler dünyası kayıp. prenses gibi büyütülüyor ama masallara inanmıyor. karşısına çıkan insanlara teknolojik alet muamelesi yapıp özelliklerini kıyaslıyor. çok tuhaf. modern bir kast sistemi yaratmışlar.

    1. ”prenses gibi büyütülüyor ama masallara inanmıyor.”
      ebru, dağıttın beni, bu nasıl tespit…
      sen modern bir kast sistemi deyince aklıma black mirror son sezonun ilk bölümü geldi. hani şu like aldıkça kredi notu bile artan insanlar dünyası. izlemediysen tavsiye ederim, çok seversin. gidişat o yöne.

      1. izlemiş ve çok etkilenmiştim. ama dizinin diğer bölümlerine devam edemedim çünkü çok sarsıcıydı. ne kanlı filmler, diziler izledim fakat black mirror bir acayip. senin yazdıklarını okuyunca aklıma parmak damgası diye bir öykü geldi. orada köye atanan öğretmen, okuma yazma bilmeyen bir balıkçıya aşık oluyordu. nikahta balıkçı imza atamadığı için parmak basınca, kızımız da kalemi bırakıyor, basıyor parmağı… 🙂

  5. Ne yazık ki tüketim çılgınlığı aşk’a kadar geldi, çabucak tüketiliyor diğer her şey gibi, emek harcamak istemiyor kimse. Benim kızım ortaokula geçip çoğu arkadaşının gittiği ortaokul yerine başka bir okulu istediğinde onlardan ayrılacağına üzülmüyor musun diye sormuştum, bana “anne, insanların %90’ı yetişkin olduğunda ilkokul arkadaşlarını hatırlamıyor bile, benim için çok önemli değil o yüzden, ben yeni arkadaşlar bulacağım” demişti. Ben yine de ümitliyim, arkadaşlığın, sevginin, değer vermenin önemini hem evde görüyor, hem anlatıyoruz kendisine:) Teknoloji, donanım, kurslar, iş güç çok güzel ama en ufak hastalığımızda hemen en yakınlarımıza koşup destek istiyoruz, sevdiğimiz kişilerden güç alıyoruz, hayat arkadaşımız elimizi tutuyor. Ben iflah olmaz bir romantik olarak hala sevginin bu dünyadaki en güçlü duygu olduğuna inanıyorum, çünkü sevmek bir ömür sürer, sevişmek bir dakika.

    1. senin çocuk realistmiş enne’cim =) sanırım dostluk ve sevginin kökleri de biz büyüdükçe derinleşiyor. küçükken hemen sevebilir, hızlıca da unutabilir sanki insan. oysa yıllar geçtikçe ilişkilerin değeri artıyor bence.
      sevgiye inanmaya devam! elde başka ne var?

    1. sınıf meselesi günün teması yaa. tenis kortundan çıkan hülya bugün ancak hakeme bakar. hatta ona bile bakmayabilir, kort sahibine göz süzer!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir