güzel bir haberim var: türk işi minimalizm blog’unun yazarı hale ile, onun youtube kanalında yayınlanmak üzere bir sohbet serisi çekmeye hazırlanıyoruz! fikir annesi, bugüne dek birçok kaliteli içerik videosu hazılayan sevgili hale elbette. cuma günü pek hevesli bir buluşma gerçekleştirdik ve konuşabileceğimiz konuların genişliğinden bahsedip heyecan yaptık. ama bu genişliğe fazla kaptırıp ucu bucağı olmayan sohbetlerle kimsenin zamanından çalmak istemediğimizden, sizden gelecek sorulara cevap vererek başlayalım dedik. soru, sorun, dilek ve şikayetlerinizi ister hale’nin instagram hesabındaki ilgili post‘un altına, ister benim bu yazımın altına bırakabilirsiniz. ilk…“bir ‘türk işi minimalizm & japonkedi ortak yapımı’” yazısını okumaya devam et

sıcak havalar kapsül gardırobumu nisan başında yaptım, 3 gün sonra kış geri geldi, hemen 2 kazak çıkardım yine. bu yüzden beklemedeyim. yeni kapsülün fotolu ve kapsamlı tanıtım post’u için nisan sonunu bekliyorum. bu arada ufak tefek değişiklikler yapıyorum. nisan kapsül bakımından bir deneme süreci oldu. zaten merkür de götün götün bildiğiniz gibi… bu şartlar altında uzun vadeli planlar yapmak yaradana şirk koşmaktır. (din bilgime ne kadar güvendiğinizi bildiğim için iddialı yazdım.) zorunlu işlerimi bitirdim sayılır. ‘hangi zorunlu iş?’ desenize! mart sonunda, hangi işleri kendime zorunlu…“nisan, bologna, dostluk” yazısını okumaya devam et

sevgili japon abla, ben geçen yaz bir adamla tanıştım ve bu adam yeniden hayallere inanmama neden oldu. çünkü yıllardır birlikte olmak istediğim gibi biriydi. her şey iyi gidiyordu ama bende hep bir kaybetme korkusu vardı. bu kadar sevilmeye, daha doğrusu sayılmaya alışık değildim erkekler tarafından. itiraf edeyim, ne zaman benden bıkacak diye de düşünüyordum. o ise ciddiydi. evlilikle ya da ilişkinin geleceğiyle ilgili konularda o hep bi adım attı, ben hep olumsuz yaklaştım. tabi benim tereddütlerim ve kararsızlıklarım onu bir yerde soğutmuş olmalı ki bir…“rumuz: poe” yazısını okumaya devam et

neden hayır diyemiyoruz? eminim bazı şeylere diyebiliyoruz. ama birçok şeye de diyemiyoruz. aslında hiç bayılmadığımız halde hayır diyemediğimiz, pek sevmediğimiz halde reddedemediğimiz, istemediğimiz halde hayatımızdan çıkaramadığımız bir şeyler mutlaka oluyor. hayır’ı kullanamadığımız insanlar ve durumlar farklı farklı olsa da, hepimizin kendini söylemediği hayır’lar için çimdiklemek istediği anlar var. peki ama neden? hayır’ın bizi en çok paniklettiği nokta sevilmeme kaygısı. sorsanız 24 saat sevgiyle beslendiğini iddia eden türk aile yapısının en çok da sevgiyi anlamamış olması. ‘beni sevsen yaparsın’, ‘gerçekten sevseydin ne demek istediğimi anlardın’, ‘anneyi…“hayır demenin hayrı” yazısını okumaya devam et

bir önceki yazıda söz vermiştim. konumuz: uzun vadeli hedeflerimize yönelik olarak gün bazında neler yapabiliriz? bu konu epeydir kafamı kısa kısa meşgul ediyor. ama bugün biraz daha derinleşelim istiyorum. önce şurdan başlayalım mesela, adeta zihnimize çivilenmiş olan meşhur verimlilik kavramından. iş hayatı ona tapıyor. patronlar donsuz çıkıyor, onsuz çıkmıyor. çalışanlar kendi değerine ona göre biçiyor. sırf bu kavram üzerinden ekmek yiyen nice danışman, eğitimci, app, web sitesi, kitap, dergi, podcast var. verimlilik bir endüstri olmuş, hepimize tepeden bakıyor. ne için verimli? burda durup şu soruyu sorsak mesela:…“verimlilik” yazısını okumaya devam et

2 yıl öncesine kadar hep ajanda tutardım. hangi gün kiminle buluşmuşum, nerelere gitmişim, neler yapmışım, senenin sonunda benim için toplu şekilde kabak gibi meydanda olurdu. ama son 2,5 yıldır -yani akıllı telefona geçtiğimden beri- macbook’taki iCal uygulamasını iphone’daki takvim uygulamasıyla senkronize ettim ve bütün randevuları/yapılacakları sanalda tutmaya başladım. fakat orda da şöyle bir kafadayım: bir işi bitirir bitirmez, bir buluşmadan döner dönmez o notu takvimden siliyorum. neden diye soracaksınız – ki ben de kendime sordum: sanırım olmuş bitmiş bir şeyi hala takvimde tutmak anlamsız geliyor…“2017’ye dikiz aynasından bir bakış” yazısını okumaya devam et

1 aralık’tan beri instagram’a uğramıyorum. aslında her şey tamamen doğal bir şekilde gelişti. yani kesinlikle instagram’sızlık yoluna baş koymuş filan değildim. bir önceki yazıda bahsettiğim gezimiz sırasında sağa bak, sola bak, ay renkler, ay tipler, ay yemekler derken instagram’a girmek aklıma gelmedi. sonra istanbul’a geri döndük, bu sefer de bitirmem gereken işlere kapandım, instagram yine kaynadı. sonra baktım 2 hafta olmuş, eh 2 hafta uzak kalan 3 hafta da kalır diye düşündüm. ama inanın çok da düşünmedim, zira instagram’a bakma ihtiyacından o noktada sanırım kopmaya…“instagram’sızlık” yazısını okumaya devam et

15 yıldır doktora yolunda ter döken canım ayşe’nin paris’te gerçekleşecek tez savunması ve bizim 6. evlilik yıldönümü aynı haftaya denk gelince sedat anında program yaptı. bu sefer klasik road trip tarzımıza bir de bilinmezlik unsuru ekledik. kabaca nasıl bir rota izleyeceğimizi biliyorduk. amacımız daha az bilinen, küçük yerleri gezmekti. ama tek tek hangi şehirlere/kasabalara gideceğimize karar vermeden ve haliyle nerede kalacağımızı da ayarlamadan gittik. biz yola tez ekibinden 4-5 gün önce düştük ve gezimize pek sevdiğimiz almanya’dan başladık. berlin’e inip arabamızı kiraladık. önce şehir merkezine uğrayıp…“gezdik geldik: dresden, leipzig, kassel, route de champagne” yazısını okumaya devam et

sevgili kapsül dostları, istanbul’da uzun ve güzel bir sonbahar yaşadık. açık mavi kotumu, ceketlerimi ve renkli ince mantolarımı bol bol giyebildim. mutluyum. bundan sonrası gardırobun ağır işçilerine, yün komasına sokan, menopoz ateşi yakan parçalarına emanet. kış kapsülümden çok memnunum. fakat temmuz ayından beri hayatıma yeniden girip baş köşeye oturan tango (hem dersler hem de milonga’lar-tango geceleri) sebebiyle normalde ihtiyaç duymayacağım ihtiyaçlar gündeme geliyor. temmuz’dan bu yana, kapsüle dahil etmediğim -çünkü gündelik hayatta, ne iş ne de sosyalleşme amaçlı giymediğim- sadece tangoya özel bir gardırop oluştu:…“kış kapsülünden haberler” yazısını okumaya devam et

tim ferriss, james altucher’la yaptığı podcast’te harika bir şey söyledi: ”sonuçta normal dediğimiz insanlar henüz yakından tanımadığımız için bize normal gelenlerdir.” duyar duymaz önce bu tespitin şahaneliğine bir kahkaha attım, sonra da konuyu biraz daha açmak üzere mutlaka hakkında yazma isteğiyle doldum. ve işte geldim burdayım. tim karşimiz bu konuya şurdan geldiydi, önce onu anlatayım. dedi ki, bize en berbat, en özenle başkalarından saklanası, ne bileyim, fena halde utanılası gelen taraflarımız aslında bizi başkalarından ayıran ve özel kılan taraflarımızdır aynı zamanda. (tam böyle demiyor da, ben…“normal, go home!” yazısını okumaya devam et

senenin akrep döneminde olduğumuzu siz de damardan hissediyor musunuz? artık görmezden gelemediğimiz içsel dönüşümler, yenilenme ve iyileşme girişimleri son günlerde benim karşıma sık sık çıkıyor. sizin kaşınıza da çıkıyorsa, hatta bu dönüşümü bizzat içinizde yaşıyorsanız ne güzel! akrep dönemine layık bir konumuz var bugün. az önce okuduğum yazıda bahsedilen alıştırmayı yaptım ve sonuçtan o kadar etkilendim ki koşa koşa buraya geldim. size de anlatmak için. hayalini kurduğu şeyin doğasıyla temas etmek isteyenler, nasıl yaşarsa mutlu olacağını bulmaya çalışanlar, ne yapacağına karar vermekte zorlananlar… hayattaki en…“”bu benim için neden önemli?”” yazısını okumaya devam et

son birkaç gündür, bir iş için özlü söz aramaktan bitap düştüm. müşterimin talep ettiği çok fazla şey var: en az 8-10 tane olacak, bir kadın tarafından söylenmiş olacak, bu kadınlar herkesin tanıdığı bildiği kadınlar olacak, sözler kadınların güçlenmesi hakkında olacak, gaz verecek, kısa ve öz olacak ve hepsi birbirine bağlanarak adeta bir hikaye anlatacak. welcome to my life. neyse, seçkimi yaptım yolladım. ama bu süreçte elemek zorunda kaldığım birçok çarpıcı demeçle karşılaştım tabi. son dönemde hep alıntılardan gidiyorum, bunları da buraya not alayım dedim. belki…“kadın kadına” yazısını okumaya devam et

rastladığım ilk anda aklıma kazınan bir karikatür oldu bu. hüzünlü gibi duruyor, ama kesinlikle hafif, özgür ve umut verici bir tarafı da var. geçenlerde arianna huffington’ın konuk olduğu podcast’i dinlerken de kadının söylediği bir şey ruhumda aynı türden bir etki bıraktı. tim ferriss huffington’ın inanılmaz bir networker olduğundan bahsedip yine de kendinden introvert (içedönük) diye bahsetmesine değindi, açıklama istedi. huffington şöyle bir şeyler dedi: hayatımda iyi-kötü her duyguyu hissettim ve yaşadım, ama hiçbir zaman kendimi yalnız hissetmedim, yalnız olmaktan korkmadım. yalnızlıkla şarj oldum. işte bu…“boşluk ve yalnızlık” yazısını okumaya devam et

hayatın ve insanların yoluna çıkardığı bütün engellere rağmen kendi olmaya çalışan kadınlara, yani hepimize söyleyecek sözleri var georgia o’keeffe’in. korku, endişe ve bahanelerimizin özünü yakaladığımızda, hangi güzelliklerimizi sakladığımız da netleşiyor çünkü. bahane 1: doğru yerde/zamanda doğmadım/büyümedim/yaşamıyorum. “Where I was born and where and how I have lived is unimportant. It is what I have done with where I have been that should be of interest.” bahane 2: her şey kötü giderken ben neyi değiştirebilirim ki? “One day seven years ago I found myself saying to…“georgia o’keeffe: kendi olmaya çalışan bir kadın” yazısını okumaya devam et

macera dolu amerika yazı dizim california sonrasında boynu bükük kaldı. arkasını getiremedim. farkındayım ve üzgünüm. bu kez araya fazla zaman girmeden yazıyorum. ama çok detaya girmeyeceğim, çünkü her kasabayı ayrı ayrı ve uzun uzun yazma isteğim, önceki seyahatleri yazamamamın temel sebebi. o kadar vakit bulamayınca hiç yazmasam daha iyi diye düşünüyorum galiba. bu kez kısa da olsa yeni bir seyahat yazısıyla karşınızdayım. 1. gün: lufthansa krizi ve frankfurt’ta mahsur kalış lufthansa ile ilk ve son uçuşumuz oldu. tam bir rezalet. zaten 1 saat rötar haberiyle…“macera dolu amerika: 8 gün, 4 eyalet, 3500 km” yazısını okumaya devam et